Translate

18 Şubat 2021 Perşembe

KENDİME DİKEMİYORSAM, KOLTUĞA KANEPEYE DİKERİM BEN DE !!!

                                Artık kıyafet dikemiyorum malum, giyecek yer olmayınca boşa  emek sarfı oluyor. Ufak tefek tamirat, günlük giysiler vs dışında makinemi açmıyorum. Heyhat, dikiş dikmeyi de özlüyorum. Geçenlerde, oğlumun odasına kilerde duran eski bir kanepeyi çıkardık. Arka minderleri kaybolmuştu, uyduruktan bir kumaşla kaplanmıştı ve kumaş da çok yıpranmıştı. Önce güzelce temizledim. Ardından elimde var olan, daha önce oğlumun odasına perde olarak diktiğim kumaşla güzel bir kılıf diktim. Yine daha önceden evde olan minderlerden de yastık diktim. Böylece sıfır maliyetle güzel ve kullanışlı bir kanepesi oldu oğlumun. Temizliği de çok kolay çünkü herbir parça çıkıp yıkanabiliyor. Sizin evlerinizde de vardır kenara köşeye atılmış eşyalar, haydi siz de bir el atın, çok iyi geliyor. 

                               Sağlıklı kalın. 












18 Ocak 2021 Pazartesi

DİLLER VE KELİMELER MİMİ

          Sade  ve Derin çocuğumun haber verdiği bu mimi Berra isimli blogger arkadaşımız hazırlamış. Çok eğlenceli ve ilginç bir mim olmuş. Ellerine sağlık. 

1. En çok öğrenmek istediğim dil:

Eh, tabii ki bu aralar Almanca. Kaç senedir oradasın , öğrenemedim mi, diyenler olacaktır. O iş öyle olmuyor ne yazık ki. Bu dört yıl içinde topu topu bir yıl kursa gidebilme şansım oldu. Onu da başarıyla tamamladım ancak ileri seviye için kurs bulamadığımdan, ilerleyemedim. Ardından pandemi başladı, kurslar hayal oldu, en kötüsü de insanlarla kontağımız kesildi. Dil konuşarak öğreniliyor. Her türlü yazışmamı yapacak düzeyde Almancam var şu anda. Ancak konuşmada ve anlamada hala %50-70 civarındayım. 

2. Hangi yabancı dili biliyorum:

İngilizceyi akıcı olarak konuşabilir, yazabilir ve anlayabilirim. Azerbaycan Türkçesini anlayabilir ve okuyabilirim, biraz konuşabilirim. Almanca konuşabilir, yazabilir ve okuyabilirim ancak yukarıda yazdığım gibi akıcı değilim henüz. 

3. Türkçede en sevdiğim kelime:

Söyleyebileceğim tek bir kelime yok, genel olarak tüm dili melodik ve tatlı buluyorum.

4. Herhangi bir yabancı dilde en sevdiğim kelime:

İngilizce refrigerator ( refricireytea) kelimesi ilk öğrendiğimden beri bana çok hoş gelir. Almanca; gerne ( yazıldığı gibi okunuyor) memnuniyetle demek ve söylenişi de, anlamı da çok hoş. Gene Almanca Heimweg ( haymveeyh ya da haymveg) sıla  hasreti demek, daha söylerken hasreti çağrıştırıyor, çok tatlı bir kelime. Azerbaycan Türkçesinde pomidor, domates demek ve söylenmesi çok şirin. Aslında Azerbaycan Türkçesi bütün olarak çok şirin geliyor bana. 

5. Kulağa hoş geldiğini düşündüğüm diller:

Kuzey Avrupa'da konuşulan tüm diller çok melodik geliyor bana. Ayrıca İngiliz İngilizcesini ve İskoçların aksanını çok hoş buluyorum.

6. Keşke bu kelime ya da eş anlamlısı bizde de olsaydı dediğim bir kelime:

Türkçe çok zengin bir dil. Aynı zamanda da cümle yapısı olarak çok özgür bir dil. Birçok dilde hata olabilecek kelime dizilimlerindeki oynamalar bizde ancak zengin bir anlatım olarak adlandırılabilir. Üzerinde oynamaya da uygun bir dil ayrıca. Tamamen aynı kelimeleri kullanarak, bambaşka anlamlar içeren cümleler yazabiliriz. Örneğin;

Ben dün size geldim.

Size ben dün geldim. ( Başka gün değil, dün geldim.) Dün geldim size ben.

Dün size ben geldim. (Gelen başkası değildi, bendim.) Size dün ben geldim.

Bu cümle üzerinde daha da oynayabilirim. Gördüğünüz gibi; kelimelerin yerlerini değiştirip, istersem aynı anlama gelen, istersem de farklı anlama gelen bir sürü cümleyi sadece dört kelime ile yazabiliyorum. Bu şekilde bir özgürlük ve anlam zenginliği çok az dilde vardır. Bazen bir kitapta okuduğum bir cümleyi İngilizce ya da Almanca olarak nasıl ifade edebilirim diye düşünüyorum, vardığım sonuç çok tatsız ve tek düze geliyor bana, kesinlikle o ifadeyi yakalamak söz konusu olmuyor. Kitap okurken çok güzel yazıldığını, çok anlamlı olduğunu, çok felsefik olduğunu vs düşündüğünüz bir cümleyi bildiğiniz farklı bir dile çevirmeyi deneyin, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Bu sebeplerden dolayı, keşke bizde de olsaydı dediğim bir kelime olmadığı gibi, tam olarak hissiyatımı anlatabilmek bakımından, keşke onlarda da bu şekilde anlatılabilseydi dediğim çok şey var.

7. Türkçenin en sevdiğim yanı:

Yukarıda da bahsettiğim gibi çok özgür bir dil olması. Öte yandan, matematik olarak formüle edilebilen kesinlikte kuralları olan bir dil, bu da Türkçenin gelecekte bozulmadan kalacak nadir dillerden olmasını sağlıyor. Bu konuda sayısız makaleye ulaşabilirsiniz. Bir tanesi burada. Rahmetli Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu Türkçe konusunda çok fazla çalışma yapmış bir bilim adamımızdı. Bakın neler anlatıyor;






                   Şimdiye kadar okullarımızda bize dikte edilen, inandırılan, aklımıza sokulan pek çok safsataya rağmen, gerçekte inanılmaz zengin ve güzel bir dilimiz var. Türkçe, dünyanın en zor öğrenilen dilleri arasında gösterilmesine rağmen, matematiksel yapısı nedeniyle, öğrenicilere formüle edilmiş halde sunulabilen bir dil. Oysa ki, pek çok yabancı dili öğrenmek için ezber yapmak zorunda kalıyoruz. İşte Türkçe bu avantajı nedeniyle de, yabancı bir dil öğrenmek isteyenlerin ilgisini çekiyor.
                   Çeşitli kaynaklara göre değişmekle birlikte, tüm dünyada yaklaşık 220 000 000 kişi Türkçe konuşuyor. Bunların içinde tüm Türk dilleri sayılmış tabii. 

8. Latin alfabesi dışında sevdiğim alfabeler:

Aslında her bir alfabe kendi içinde çok güzel ve zarif. Tabii Uzak Doğu'da kullanılan dillerin alfabeleri bana da çok gizemli ve hoş görünüyor. Bunlar içinde beni en çok şaşkınlığa uğratanı ise Tayland alfabesi. Bir insanın onu yazıp okuyabilmesi mucize gibi görünüyor bana. Bu arada, alfabenin doğuya doğru gidildikçe farklı şekillerde yazılması size de ilginç geliyor mu? Belki bu konuda da bir yazı fırtınası yapmalıyız.







10 Ocak 2021 Pazar

SİMİİİTÇİİİİYEEEAAAHHHHH

                                    Eğer yurt dışında yaşayan biriyseniz ve eğer eliniz az çok hamur tutuyorsa, özlediğiniz tatları kendiniz yapmayı öğreniyorsunuz. Evet, burada her şeyi bulabilirsiniz, yani neredeyse her şeyi diyeyim. Ancak, inanın bana, hiçbirinin tadı alıştığınız gibi değil. 

                                    Simit çok severim ben. Türk olup da sevmeyen var mıdır, bilmem. Yalnız bendeki simit aşkı öyle böyle değil, her öğün, her gün yesem bıkmam. Hal böyle olunca, deneye deneye, en beğendiğim tarifi buldum ve canım her istediğinde simit yapabiliyorum artık. Ha, Türkiye'dekinin aynısı oluyor mu diye soracak olursanız; görüntü ve çıtırlık aynı evet, yalnız susam ve pekmez nedeniyle tadı biraz farklı oluyor ama özlemimi gideriyor. Burada simitlik susam bulmak imkansıza yakın, normal susam alıp kavuruyorum ama gerçeği gibi lezzetli olmuyor. Buna da şükür. Öte yandan, simitlik un bulmak da ayrı sorun. Simitlik unun protein oranının en az 12 olması gerekiyor. Unların protein oranlarıyla ilgili şurada geniş bilgi vermiştim. Neyse, istediğim unu bulamadım ama elimdekiyle de sonuç kötü olmadı. 

                                   Daha önceden yapmadığım ya da yapılışı hakkında bilgi sahibi olmadığım  yiyecekleri, ben de herkes gibi internetten izleyerek öğreniyorum. İzlerken de, anlatan kişinin o konuda meslek erbabı olmasına dikkat ediyorum. Fırıncılık ürünlerinde ilk baş vurduğum adres; Sanal Fırın YouTube kanalı. Bu kanalın sahibi, işinin ehli, genç bir ustamız. Hem çok güzel anlatıyor, hem de sonuçlar hep çok lezzetli oluyor. Hele bir Şambalı tarifi var ki, damaklara şenlik. Tarifleri aynen anlattığı gibi yaparsanız, sonuç mükemmel oluyor. İşte, beğendiğim simit tarifim de bu ustamıza ait. Ben tekrar anlatmayacağım, videodan izlersiniz. Sadece yaparken çektiğim fotoları koyacağım ki, anlattığı şeyleri simit ustası olmayan birinin de yapabildiğini görün.




                        Usta burada şeker yakarak sos hazırlıyor ama isteyen pekmezle de hazırlayabilir. Kendisi de söylüyor zaten. Çok sorulduğu için simit fırınlarının kullandığı şeker yanığını anlatmış. Bunlar da benim simit yaparken çektiğim aşamalar;






















                             Fotoğrafta tam görüntüleyemedim, simitler nar gibi kızardılar. Bu tarifle farklı unlardan defalarca simit yaptım ancak bu seferkiler efsane oldu. Avrupa'da, özellikle Almanya'da yaşayıp da, bu simitlerden yapmak isteyen dostlar varsa; kullandığım un, Penny'de satılan un. Daha önce, pek çok farklı marketten aldığım değişik markalarda unları denedim, içlerinde en başarılı sonuca bu unla ulaştım. Öte yandan, mutlaka yaş maya kullanın çünkü kuru mayayla bu kadar iyi bir sonuç alınmıyor, onu da deneyerek öğrendim. 
                             Efendim, afiyetle ve sağlıkla kalın.






6 Ocak 2021 Çarşamba

KARLAR DÜŞER BEN GÜLERİM

                                Yıllar sonra nihayet karlı bir kış geçiriyoruz dostlar. Buraya taşınırken en çok da, karlı geçecek kışlar hayaliyle coşmuştum. Çocukluğum Ankara ve Bitlis’te geçtiği için, kış demek kar demek benim için. Hem de öyle böyle değil, en az dört beş ayı karlı geçen bir kış demek. Ankara’da burnumuzda sümüğümüz donardı, Bitlis’te boyumuzca kar tünellerinin arasından okula giderdik. Hatta Bitlis’teki kara bot falan dayanmazdı, kara lastik giyerdik. Ardından yaşadığım Bursa ve İstanbul’da ise bazı yıllar kara doyduk, bazı yıllar yağmur bile görmedik. Buradan hareketle, kara ve kışa hasret bendeniz, büyük bir coşkuyla geldim buraya. Heyhat son dört yıldır, sadece Şubat Ayı’nda bir ya da iki gün kar gördüm. O da, sabah yağdı, akşama hiçbir şey kalmadı. Ancak ne hikmetse, bu sene daha Aralık ortasında kar görmeye başladık. En güzeli de, yılbaşında kar yağmasıydı. Yetmedi, yağmaya devem ediyor kerata. Öyle bir metre falan kar yok tabii ama sağda solda, ağaç dallarında, çatılarda incecik de olsa, o beyaz örtüyü görmek çok güzel. 

                                İstanbul’da kar yağdığında çocuklarla birlikte mahallemizi gezer, uygun yerlere kuru kedi ve köpek maması, evde yapılmış yal bırakırdık. Belediye temizlik görevlilerine de rica ederdik, mamaları süpürüp atmasınlar diye. Hoş, karsız günlerde de besleme yapardım ben ama o belirli noktalarda olurdu. Kar yağınca daha sık ve daha yakın mesafelere mama bırakmak gerekiyor. Çünkü soğukta aç kalırlarsa donma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor can dostlar. Burada sokak hayvanı yok, dolayısıyla besleme yapmıyoruz. Ancak sizler etrafınızdaki canlar için bir kap mama ve su bırakabilirsiniz. İlla kuru mama olmasına da gerek yok. Biraz ekmek, biraz süt, biraz da sıvı yağ karışımıyla yüksek enerjili ve de doyurucu bir yal hazırlayabilirsiniz. Sıvı yağ hem enerji verir, hem de yalın donmasını önler. Ayrıca yağdan gelecek enerji sayesinde üşümezler ve dolayısıyla donma tehlikesi en aza iner. 

                               Sizlere de bol karlı ama dondurmayan bir kış diliyorum, sokaktaki sessiz çocuklarımızı, can dostlarımızı da unutmayın diyorum. Ve, buyurun karlı manzaralara;









31 Aralık 2020 Perşembe

EN KÖTÜ GÜNÜMÜZ BÖYLE OLSUN

                  Yok vallahi, böyle olmasın. Filmlerde izlediğimiz, böyle bir şey bu yüzyılda yaşanmaz sandığımız distopik dünya, neredeyse gerçek olmuşken, en kötü günümüz böyle olmasın. En kötü günümüz şöyle olsun; 






                          Çapi’nin  boynundaki kolyeyi görüyorsunuz ya, onu oraya biz takmadık. Nasıl yapmışsa, koltuğun yanındaki kitaplıkta duran bu kolyeyi boynuna geçirmiş. Biz gördüğümüzde hem çok güldük, hem çok şaşırdık. Hepimiz olay sırasında odadaydık ama nasıl yaptığını görmedik ve anlamadık. Hani olasılıksızmış gibi görünen bu durum bize umut olsun. Hiç olmaz dediğimiz şeylerin, hayallerimizin, bir gün gerçekleşebileceğinden ümidimizi kesmeyelim. Yeni yıl güzelliklerle gelsin, herkes mutlu ve huzurlu yaşasın, sağlıklı uzun ömürler görsün. 
Yeni yılınız kutlu olsun. 
Ich wünsche euch ein gutes, neues  Jahr. 
I wish you a happy New Year. 





25 Aralık 2020 Cuma

AY, BU DA BURADA KALMIŞ !

                       Eşim güneşime bir süveter daha ördüm. Eskiden yalvarsam giymezdi, yaşlandı mı nedir , şimdi kendisi istiyor süveter örmemi. Çok oldu biteli, unutmuşum yayınlamayı. Yayına başlık düşünürken, rahmetli Ayşegül Atik’in “ ay, bu da burada kalmış”  repliği geldi aklıma. Allah gani gani rahmet eylesin, çok başarılı bir oyuncu, çok hanımefendi bir insandı, nurlarda uyusun. 

                      Genç arkadaşlar arasında neden bahsettiğimi bilen pek fazla kişi yoktur, o yüzden Ayşegül Hanım’ın oynadığı o ünlü reklamı koyacağım buraya. Ancak önce bu reklamın neden çekildiğini kısaca anlatayım. O dönemlerde, devlet vergi kaçağının önüne geçmek için olduğunu ileri sürdüğü bir uygulama başlatmıştı. KDV adı altında yeni bir vergilendirme yapıyordu. Katma Değer Vergisi denen bu parayı müşteriler alışveriş sırasında ödüyorlardı. Şimdilerde sıradan  bir şey olan, alışveriş sonrası aldığımız yazar kasa fişleri ile, bu KDV uygulaması sonrası tanışmıştı Türkiye. Her alışverişten sonra, mutlaka bu fişleri almamız isteniyordu. Böyle bir şeye alışkın olmayan halka, bu alışkanlığı kazandırmak için, devlet tarafından çeşitli bilgilendirme spotları, reklamlar falan yayınlanıyordu. İşte Ayşegül Atik ve Ali Atik’in birlikte hazırlayıp oynadığı bu reklam da konuya dikkat çekmek için yayınlananlardan biriydi. 

                       Gene genç arkadaşlar pek bilmezler, o dönemlerde, ‘ fişini almazsan şu kadara olur ‘ diye bir kavram vardı. Bizim millete kural mı dayanır ?! Uyanık esnaf hemen bir yolunu bulmuştu fiş vermemenin, dolayısıyla vergi kaçırmanın. Hoş, asıl vergiyi koca koca şirketler kaçırıyordu, devlet küçük esnaf ve halktan vergi topluyordu her zamanki gibi ama o, şu anki konumuz dışında. Neyse efendim, uygulanan KDV tutarını malın satış tutarından düşüp, müşteriye, görece indirim yapmış gibi yapan esnaf, alışveriş sonrası fiş vermiyordu, böylece müşteri daha ucuza bir mal almış oluyor, esnaf da vergi kaçırmış oluyordu. Tabii bunu tespit eden hükümet, karşı atağa geçerek, topladığı fişleri ay sonunda kurumunun muhasebesine teslim eden herkese belli bir miktar parayı geri iade etmeye başladı. Vergi İadesi denilen bu uygulamada, halk fiş topluyor, ay sonunda her bir fiş , özel bir zarfa tek tek kaydediliyor ve muhasebeye veriliyordu. Tam bir çileydi. Hele emekliler üç aylık fişi tek seferde hazırlıyorlardı ki,  bu da tam bir işkenceydi. 

                        Sözün kısası bu reklam, vatandaşa, fişli alışveriş bilincini yerleştirmek için hazırlanmıştı. Buyurunuz;




                         Bu reklamın sonlarına doğru, Ayşegül Hanım, yakasında kalan bir paketi fark  eder ve “ay, bu da burada kalmış” der. Zamanında bu replik çok moda olmuş ve biz gençler arasında, espiri amaçlı sıkça kullanılmıştı. Hoş, bu reklamın pek çok kısmı dilimize pelesenk olmuştu o dönem. 

                            Bu uzun girizgahtan sonra, gelelim süvetere. O da söyle bir şey oldu;











                       Süveterin kol ağızları ve yakasının yapılışında sürekli yararlandığım bir video var. Kendime göre değişiklikler yapıyorum ama genel olarak bu videodaki prensipleri kullanıyorum. Yararlanmak isteyenler için onu da buraya ekliyorum. Hanımefendinin ellerine sağlık, bilgilerini bizimle paylaştığı için teşekkür ediyorum. Buyurun;




Hadi kalın sağlıkla.





21 Aralık 2020 Pazartesi

NARDUGAN BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN

                 21 Aralık en kısa gündüz ve en uzun gecenin yaşandığı gün. Kadim Türk Halkları bugünü bir bayram olarak kutladılar yüzlerce yıl. Amaç güneşin yeniden doğuşuna şükretmekti. Bu bayrama Nardugan dediler. Yani gün doğuşu. Seyretmek okumaktan daha kolay, buyurun seyredin. 







Hepinizin Nardugan bayramı kutlu olsun. Yeni doğan gün tüm dünyaya esenlik getirsin. Sağlıklı kalın.