Translate

30 Temmuz 2016 Cumartesi

HADi TİŞÖRT DİKİYORUZ-İSTER DİKİŞ MAKİNESİNDE,İSTER OVERLOK MAKİNESİNDE

                              Daha önce yazmıştım tişört dikerken izlediğim aşamaları yazacağım diye.Ben overlok makinesinde dikip;yaka,kol ağızları ve etek ucunu dikiş makinesinde çift iğne ile bastırıyorum.Overlok makineniz yoksa ,dikiş makinenizin zigzag ya da streç dikiş ayarlarıyla aynı aşamaları izleyerek siz de tişört dikebilirsiniz.Hadi başlayalım,

Öncelikle kumaşımızı ikiye katlıyoruz ,sonra da sevdiğimiz bir tişörtümüzü omuzlardan birleştirip genişliğini ölçüyoruz ve ikiye katlanmış kumaşımızı bu genişlik kadar tekrar katlıyoruz,

bu şekilde yaptığımızda tişörtün ön ve arka parçalarını aynı anda kesmiş oluyoruz.Kumaşımızın esneyen tarafını en olarak kullanıyoruz unutmayın.

İkiye katladığımız tişörtümüzün kat yeri dörde katladığımız kumaşımızın kat yerine gelecek şekilde tişörtümüzü yerleştiriyoruz.Kolunu da üstüne katlıyoruz.Dikiş payı olarak 0,5 mm yeterli gelecektir,overlok makinesinde hiç pay bırakmasanız da oluyor,etek ucu için 4 cm kıvırma payı tam geliyor.Bu şekilde yerleştirdikten sonra kumaşımızı kesiyoruz.Tişörtlerde ön kol ve arka kol kesimi aynı olduğu için tek tip kol kesimi yapıyoruz.Kol oyuntusunu keserken dikiş hizasını takip etmeniz önemli.Yakayı keserken de yine dikiş hizasını takip ediyoruz.Yaka çevirmede kullanılan parçanın hizasından kesersek yaka daralıyor dikkat edin.Bu şekilde kumaşı kestiğimizde iki adet arka parça elde etmiş oluyoruz,

Şimdi bu parçaları birbirinden ayırıp bir tanesini alıyoruz ve tekrar omuzlardan,kol oyuntularından ve yanlardan güzelce denk getirip masaya yayıyoruz ve tişörtümüzü sadece ön yakası ve omuzlarından ikiye katlayıp bu parçanın üzerine yatırıyoruz ve ön yakayı oyuyoruz.

Ön yakayı da oyduk sıra geldi kollara,kollarda da kumaşımızı dörde katlayıp kesim yapabiliriz ancak benim kumaşım dörde katladığımda verimli olmadığı için kolları tek tek biçtim.Şöyle ki,

kumaşı ikiye katlıyoruz,yine esnek tarafı enine gelecek şekilde.Tişörtümüzün kolunu da ikiye katlıyoruz ve ikisinin de kat yerini üst üste getiriyoruz.Kıvırma payı olarak 2,5-3 cm bırakıp kumaşı kesiyoruz.Kol oyuntusunu yaparken de tişörtün kolunu bedenin üzerine katlayıp dikiş çizgisini takip ediyoruz.Tüm parçalar hazır olduğunda önce omuz dikişlerini kapatıyoruz.Çok esnek kumaşlarda omuzlar sarkmasın diye dikerken dar bir kurdeleyi dikiş payı üzerine yerleştirip dikiyoruz.Omuzlar tamam olunca kolları takıyoruz.Kolun tam orta noktasını omuz dikişine denk getirip iğneliyoruz.Sonra her iki uçtan ortaya doğru iğneleme işini bitiriyoruz,böylelikle kayma büzülme falan olmayacak.Dikerken hafifçe gererek fazlalıkları yedirebiliriz.

Rahat görülsün diye farklı renkte diktiğim tişörtü gösterdim.Omuz dikişlerinde en ince kurdelelerden kullandım.Şimdi kolları da makineye çekiyoruz.Bu işlem de bitince sıra yanları birleştirmeye geliyor.Hazır tişörtlerdeki gibi tüm dikişlerin bir araya gelmesinin sırrı aslında çok basit.Öncelikle kol altlarından iğnelemeye başlıyoruz.Burada dikkat edilecek nokta ,kol altındaki dikiş paylarını farklı yönlere yatırmakta.Bir tarafı aşağıya bir tarafı yukarıya yatırıp dikiş çizgilerini birleştiriyoruz.Böylece dikiş çizgisi hiç kaymıyor.Yanlar da dikildikten sonra kol ağızları ve etek ucunu overlokluyoruz.Sıra geldi yakaya,bunu fotoğraflarla anlatmak çok anlaşılır olmuyor o yüzden youtubeda şu videoyu izleyin,

yabancı bir video ama yaparak anlattığı için dil bilmeseniz de anlarsınız.Mükemmel yakalar çıkıyor ortaya.Hatta kolsuz tişörtlerin kol ağızlarını da böyle çeviriyorum,süper oluyor,Yakayı da taktıktan sonra kol ağızlarını ve etek ucunu çift iğne ile bastırıyoruz.Çift iğne kullanırken mümkünse streç ya da jarse iğnesi olmasına ve 80 numaradan kalın olmamasına dikkat edin.Genel kullanım için olan çift iğne dışında bulamıyorsanız yine 80-70 numara çift iğne iş görecektir,ben 4 mm aralığı olanı kullanıyorum.Tüm dikişleri bitirdikten sonra ütüleyip sevdiklerimize giydiriyoruz

Sağdaki tişörtün yakasına çift iğne geçmedim,soldakinde var.Her ikisi de ütülenince aynı düzgünlükte oluyor,tercih sizin zevkinize kalmış.

Bunlar oğluma dikildi,haliyle biraz iriler 😀😀


                          Haydi kolay gele.....










GÖKHAN TEKİN OKUTUYOR!!!!!!!

                         Bugün bir duyurum var.Kişisel blog yazarı arkadaşımız Gökhan Tekin'i bir çoğunuz tanıyorsunuz.Gökhan kendi kendini yetiştirmiş bilgisayar işleri yapan bir genç arkadaşımız.Bol bol okuyor,yazıyor,isteyen blogculara siteleri hakkında ve bilgisayar programları hakkında yardımcı oluyor.Kendisi okurken de,mahallesindeki yediden yetmişe herkese okuma sevgisi aşılıyor.Bir kişi,iki kişi derken neredeyse tüm mahalle kitap kurdu olmuş çıkmış.Gökhan diyor ki; " abla,bu sayede eline kitap almamış amcalar bile kitap okur oldular ".Hal böyle olunca elindeki kitaplar yetersiz kalmış.Bir süredir kitap karşılığı isteyenlerin sitelerini editliyor.Benden de bu konuda bir duyuru yapmamı rica etti.Hatta yazacağım yazıyı bile hazır olarak yolladı.Ancak leptop ve masa üstü bilgisayerım şu anda kullanılmaz durumda ve html olarak yolladığı yazı elimdeki mini aypedde şifre olarak açılıyor,haliyle o yazının linkini paylaşamıyorum.Ancak fotosunu çektim,şöyle bir yazı


Okuduğunuz üzere,açıkça belirtmiş,hazır şablonları size uyguluyorum diye.Yani kandırmaca falan yok.Bunu belirtiyorum çünkü kendi blogunda daha önceden bazı işgüzarlar tarfından insanları kandırıyor falan diye eleştirilmişti.Bazılarınız da,ya kitapları kendine istiyorsa,ya bizden alıp satacaksa gibi düşüncelere de kapılabilir. Ben de diyorum ki,çocuk bana bedava kitap yollayın demiyor ki,bir iş yapıyor ve karşılığında kitap istiyor.Yani karşılıksız bir bağış istemiyor.Neticede bir iş yaptırıyorsunuz ve ödemesini okunmuş ya da okunmamış kitaplarla yapıyorsunuz.Mutlaka elinizde fazla kitaplarınız vardır.Blogunu yenilemeyi düşünenler bu fırsatı kaçırmasın,hem kendileri mutlu olsunlar hem de birilerinin kitap okumasına vesile olsunlar.

29 Temmuz 2016 Cuma

ANILAR DEVAM

                    Göğüs hastanesindeki ilk nöbetimden sonra kendimi ispatlamış ve saygın doktor ünvanını alarak takıma katılmıştım hatırlarsınız.Devamında günler sakin bir rutinlikte geçerken yaklaşık bir ay sonra yeni hastane binamıza taşındık.Şimdiki Türkan Akyol Göğüs Hastalıkları hastanesi o zamanki adıyla Bursa Göğüs Hastalıkları Hastanesi,üç katlı tek bir binadan oluşuyordu.Önceden öğrenci yurdu olarak yapılmış bir binaydı.İçinde asansör bile yoktu.Biz iki uzman,beş altı pratisyen ve altı yedi tane hemşire ,bir rontgen teknisyeni olarak tüm kadroyu oluşturuyorduk.Temizlik personelimiz ya da yardımcı personelimiz yoktu.Anlayacağınız taşınma işi bittiğinde yerleştirme işini de biz hallettik.Sonrasında gelen temizlik işlerini de bir süre biz yaptık.O hastanede nöbetçi doktor odasının tuvaletini temizlemişliğim çoktur.Bir ara feys aleminde bir öğretmen arkadaşın bir paylaşımı vardı,işte siz hiç temizlik yapan doktor,polis,asker gördünüz mü,biz öğretmenler okul boyuyoruz falan diye;o kardeşime de yazmıştım,Türkiye'de memur olmanın kaderidir bu,icap ettiğinde kadrona ve derecene bakmadan her türlü ayak işini de yaparsın,bulunduğun yer ve şartlar neyi gerektiriyorsa yaparsın.Muhtemelen yeni mezun genç bir arkadaştı,duvar boyamak kanına dokunmuş olacak ki paylaşmış o yazıyı.Ulen ben tuvalet yıkadım,hastanın çişini kakasını yıkadım diyemiyorsunuz tabi.Neyse konuyu dağıtmayayım,elini taşın altına koyan tüm memur arkadaşlara selam olsun,diyerek devam edeyim.
                        Hastanenin açıldığını halk henüz duymamıştı ama polis arkadaşlar duymuştu.Her gece nöbetimize bir evsiz bırakmaya başladılar.Devriye gezerlerken buldukları sokakta yatan ,hafifçe hasta görünümlü herkesi hastaneye taşımaya başladılar.Hastane zaten boş ,hadi bir gece kalsın derken iş zıvanadan çıkmaya başlayınca rahmetli İsmail abi duruma el attı da öyle kurtulduk o işten.Hayır,temizlik personelimiz de yok ya,şahıslar hastaneyi terk edince temizlik bize kalıyordu,en çok da hemşire hanımlara.Zaman geçtikçe her şey rayına oturmaya başladı ancak asansör olmayışı büyük sorundu.Yürüyemez durumdaki hastaları üst katlardaki kliniklere çıkarması özellikle gece sorun oluyordu.Çünkü gündüz hastane kalbalık olduğu için sedyenin ucunu tutan çoktu ama gece nöbetlerde iş çoğunlukla bize kalıyordu.Hayır üç beş cılız kadın şişman hasta gelince pert oluyorduk.O sıralarda hastalık kadrosundan personel kadrosuna geçen elemanımız da bir deri bir kemik yaşlı bir amcaydı zaten ,çalıştırmaya kıyamıyorduk.
                          Bir nöbetimde erkek katında gece vizitini yapıyorum,hastanın birini de tuvalete giderken gördüm,onun odasına en son uğrarım diye düşünüp başka odaya geçtim.Hangi odada kim,hangi teşhisle yatıyor,ne tedavi alıyor ezbere bilirdik o zamanlar.Doktor odasında kocaman bir panomuz vardı,hepimiz yaptığımız işlemleri oraya yazardık.Sayımız az olduğu için tek başımıza nöbet tutuyorduk ve atmış dört yatağın hepsine hakim olabilmenin başka yolu yoktu.İşte bu yüzden hastamın kim olduğunu ve nesi olduğunu da biliyordum.Ben hasta odasındayken bir patırtı koptu koridorda.O tuvalete giden hasta orada düşmüş ağzı yüzü kan içinde.Eyvah dedim,kanıyor.belirttim ya hastayı biliyorum diye,hasta verem hastasıydı,Verem hastaları genel durumları çok iyi olsa da bazen böyle şiddetli akciğer kanamaları geçirirler,Akciğerde veremin yol açtığı yaradan dolayı bazen bir damar yırtılır ve akciğerler kanla dolar,eğer hemen boşaltılmazsa hasta kendi kanıyla boğulur.Burada da olmakta olan buydu işte,derhal hastayı yatağına yatırdık başladık aspiratörle kanı çekmeye.Aspiratörü acillerde görmüşsünüzdür,elektirikli süpürge gibi bir alet,ağızdan burundan sıvıları çekmek için kullanılır.Başladık çekmeye diyorum ama yok çekmiyor meret,ikinciyi getirdik o da çekmiyor.Üst kattan üçüncü aspiratörü indirdik,o meret de öyle ağır ki bir kişi taşıyamıyor,asansör de yok.Neyse üçüncü de geldi,yok o da çalışmıyor.Tövbe tövbe,gündüz çalışıyordu bunlar derken baktım hasta morarmaya başladı,sedyeye aldık üç kat aşağı acile taşıdık.Sedyeyi ben,iki çöp gibi hemşire bir de başka bir hasta taşıyoruz,yok başka kimse.Zaten nöbette iki kat hemşiresi,bir acil hemşiresi,bir rontgen teknisyeni toplam beş kişiyiz koca hastanede.Neyse hastayı yatırdık masaya başladık kanı çekmeye.Buradaki alet çalıştı neyse ki,ancak ne yaptımsa hastayı kurtaramadım.Daha on dakika önce sapa sağlam ayakta gördüğüm,bir kaç güne taburcu edeceğimiz hastayı kaybetmenin nasıl bir hissiyat olduğunu tarif edemem,tarifi olmayan bir acı çünkü.Hayatın ellerinizin arasından kayıp gitmesi durumu beyninizde bir boşluk anı oluşturuyor.Sanki gerçek dünyadan kopup her şeye bir perdenin gerisinden bakıyormuşsunuz gibi oluyor.En azından ben öyle hissederim,kaybettiğim her hastanın ardından uzun süren bir muhasebe dönemi yaşarım,kafamda şablonlar tablolar oluşur,eksik gedik bırakmışmıyım diye bakarım,bir yandan da gizlice ağlarım.Hani derler ya,doktorlar yıllar geçtikçe katılaşır diye,yalan o,yıllar geçtikçe daha hassas oluruz.Hele ölüm haberi vermek,her seferinde bizden parçalar koparır.Bu noktada okuyucudan bir ricam var,eski yayınlarda Doktorlar ve Diğerleri isimli yazımı bir okuyun,sonra buradan devam edin.
                             Hastayı kaybetmenin ağırlığı ve acısı hepimizin üstüne çökmüştü.Hastayı bağladım ( ölen hastanın çenesini ve ayak baş parmaklarını bağlarız ki ölü katılığı geliştiğinde kötü görünmesin ) ,yüzünü gözünü sildik temizledik,üstünü örtüp boş bir odaya aldık.Hepimiz dokunsan ağlayacak durumdaydık,hep öyle olur,vakayı kurtaramadığımızda ölümün sessizliği üzerimize çöker.Herkes yukarıya görev yerlerine dağıldı.Ertesi sabah olayı başhekimimize aktardım,bir elektrikçi çağırdı o da.Elektrikçi üç aspiratörün de çalıştığını tespit edince,hastanın odasındaki prizi kontrol etti.Meğer priz kısa devre yapmış ve çalışmamış.Oysa gündüz o da çalışıyordu.Biz tam bir şok yaşadık,vakit saat dolunca ne yapsanız kar etmiyor.Ancak bu noktada bir hekimin can kurtarabilmesinin tek başına pek de mümkün olamayacağı da acı bir dersle ortaya çıkıyor.Eğer bizim hastanemiz yeterli personelle çalışıyor olsaydı o gece bir elektrik teknisyenimiz de olurdu,belki biz uğraşırken prizi kontrol etmeyi akıl ederdi,belki hastayı yan odaya taşıyarak kurtarabilirdik,belki ,belki.Neticede personelinden,teknik elemanına,rontgen teknisyeninden laborantına,hemşiresinden doktoruna bir hastanenin tam kadro çalışması gerektiğini o gece acı bir şekilde tecrübe etmiştik hepimiz.Ne yazık ki özellikle sağlık sektöründe,sizi bir binaya yerleştirip , 'hadi çalışın bakalım ' ,demeler çok sık yaşanır.Bu tıpkı tencere verip,unu ,şekeri,yağı vermeden;helva yap,demeye benziyor.Size belki masal gibi geliyordur ama devlet kurumlarında çoğunlukla böyledir.Daha ileride benzer yaşadıklarımda okuyacağınız gibi.
                                Kalın sağlıcakla.

28 Temmuz 2016 Perşembe

BUYRUN BENİM...

                     Yazıp duruyorum,bir iki fotoğraf da koyayım.Takip edenler bilirler ben aslında kumral bir insanım.Gürcü-Türk karışımı genlerim var.Ancak yıllarca saçımı koyu renge boyadım.Şimdilerde beyazlar çok olduğu için artık sarışınım.Diyeceğim o ki,aşağıdaki fotoğraflarda beni koyu renkli saçla görenler şaşırmasın.Aptal sarışın imajını yıkmakla alakalı gençlik hallerimdir....
                     Hep söz ettiğim üzere kısacık saçlarım,koyu rujlarım vs. vs.'yi azıcık gözünüzde canlandırın diye bir iki foto buldum.Bazılarının kalitesi iyi değil çünkü yanımdaki kişileri kestim.Belki istemezler diye.Ancak,ilk nöbetimi birlikte tuttuğum Hilalim,Kendisine hastaların yanında abla demememi tembihleyen sorumlu hemşirem Nilgün ablam ve bana onlarca doğum yaptırtan Hasbiyem'i siz de görün istedim.Canım hemşirelerim,ilk göz ağrılarım,sizi seviyorum ve çok özledim.


İlk göreve başladığım zamanlar

Arkadaşlarım nöbete ziyarate gelmişler,bana pasta getirmişler,ne içindi hatırlamıyorum ama o pastayı yiyemediğimizi hatırlıyorum.


Saçlarıma dikkat,yanlar üç numara falan

En solda Hilal,ilk nöbet arkadaşım.O onsekiz ben yirmiüç yaşımızdayız.Kolumu omzuna attığım Hasbiye;minnacık bir kadındı ama yüreği ve becerisi dev gibiydi.Beni öpen Nilgün ablam,Niloşum;anne gibi kol kanat gerip hepimize yardım ederdi.

Ve göğüs hastanesine gelmişim,saçları uzatmaya başlamışım.
                             Gece gece bulduklarım bunlar.Hayat ne tuhaf bir şey.Sanki bu fotoğraftakiler başka biri,ben de sizler gibi sadece izleyiciyim.Sanki oralara hiç gitmedim,sanki o hastalara ben bakmadım.Yaşadığımız anın kıymetini bilmemiz lazım,hayatta iz bırakmamız ve hayattan izler almamız lazım.Arkamızda bizden kalan iyilikler,güzellikler olsun.Sağlıcakla kalın.







25 Temmuz 2016 Pazartesi

HAYDİ DIM TISS,ANILAAARR ANILAAARR

                    Güç bela hastanedeki görevime başlar başlamaz nöbet listesine yazıldım.Tabi herkeste bana karşı bir ön yargı oluşmuş,nedenini bir önceki yayınımda yazmıştım.İki uzman ,bir kaç tane de pratisyen hekim olarak gögüs hastalıkları kliniğini döndürmeye çalışırlarken bir eksik doktor sorun olmuş tabi.Beni gören,benden doktor olamayacağı tezinin en güçlü savunucusu olup çıkıyormuş arkamdan arkamdan.Neyse ilk nöbetimi devraldım,arkadaş uyardı,gece yarısı Ayhan Özdemir kontrole gelir,sakın ortalarda görünme diye.Prof.Dr Ayhan Özdemir o zamanlar Bursa Yüksek İhtisas Hastanesi'nin başhekimiydi.Nur içinde yatsın,o da hakkın rahmetine kavuştu bir kaç yıl önce.Kendisi zamanında kalp damar cerrahisi hocamdı,çok sert görünüşlü,sert konuşan,asan kesen bir hocaydı.Öğrenciliğimde hiç sorun yaşamamıştım kendisiyle,hekim olarak da sorun yaşamayacağıma inanıyordum.Bir noktayı daha açıklayayım,Bursa Yüksek İhtisas Hastanesi binası daha önce bizim okul binamızdı.Yani Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ydi.Çok değil iki üç yıl önce öğrenci olarak nöbet tuttuğum binada bu kez doktor olarak nöbet tutacaktım.Değilik bir hissiyat...
                      Ben nöbeti devraldıktan sonra,diğer hekim arkadaşlar gece geri çağrılma endişesiyle ayrılmışlar hastaneden.Hele uzmanımız Öznur abla,bu kız bu işi hayatta kıvıramaz,diye diye gitmiş.Ne bilsinler tek hekim olarak,personelimle birlikte,bir bayram nöbetinde üç yüze yakın hastanın üstesinden geldiğimi.Nöbet gayet sakin geçiyordu,klinik nöbetinden ne olacak,hastaların teşhisleri belli,tedavileri belli.En fazla bir iki hasta fenalaşır siz de müdahale edersiniz olur biter.Ara da bir de hastane aciline sizinle ilgili bir hasta başvurursa konsültasyona çağrılırsınız,hepsi bu.Ben nöbetlerde uyuyamam,sevmem hazırlıksız yakalanmayı,vücudum nefes alsın diye uzanırım ama uyumam.Uzatmayayım acile gelen bir hasta için konsültasyona çağırdılar.Hastane ihtisas hastanesi olduğu için acilde asistanlar var.Şimdi düşünün,kalp damar cerrahisi ihtisası yapmakta olan bir asistan bir pratisyenden konsültasyon istiyor.Yani ona akıl danışıyor,yani kendisi teşhis koyamadığı için ne  olduğunu pratisyene soruyor.Asistan hekim,bir kaç yıl sonra uzman olacak hekim demek.Statü olarak pratisyenden üstün yani.Ülkemdeki acı gerçektir bu,pratisyen hekimler bir şey olamamış,bir şey bilmeyen hekimler olarak algılanır.Oysa gelişmiş ülkelerde ,özellikle de İngiltere'de pratisyen hekimlik çok önemsenen ve değer verilen bir hekimlik alanıdır.Hatta İngiltere'de pratiyen hekimlik ,uzmanlık alanıdır.Son yıllarda eğitim kalitesindeki düşüş,özel tıp fakültelerinin açılması gibi sebeplerle hekim kalitesinin düştüğü doğrudur.Pratisyen hekimlerin çoğunluğunun kendilerini geliştirmediği de doğrudur.Uzmanlar arasında da yetersiz hekimler çoktur ama pratisyenlerinki kadar göze batmaz.Velhasılı kelam hastanedeki asistan hekimler göğüs hastalıkları sorunu olan hastalarını biz pratisyenlere danışırlardı.Aynı zamanda da,acile gelen her türlü solunum sıkıntısı olan hastayı göğüs kliniğine yatırmak isterlerdi.Acile inip hastayı muayene ettim,hasta Pulmoner Emboli geçirmekte olan bir hastaydı.Pulmoner embolide asıl mesele kalp kaynaklıdır,akciğer damarının emboliyle tıkanması sonucu hasta solunum sıkıntısı yaşar.Hemen gereken tedavisini yaptırıp hastayı kalp damar cerrahisi kliniğine almalarını söyledim.Asistan mırın kırın etti hastayı almak istemedi,ben ısrarla hastanın onların hastası olduğunu ve verdiğim orderla ( tedavi şeması ) tedavi etmelerini söyleyerek acilden ayrıldım.Asistan arkamdan ,"birazdan Ayhan hoca gelecek,ona siz anlatırsınız"diye seslendi.Buyur buradan yak,arkadaşım hocanın gözüne gözükme demişken,şimdi bir de hasta meselesi çıkmıştı ortaya.O zamanlar da,Ayhan hoca göğüs kliniğini istemezmiş hastanesinde.Neyse ben kliniğime geri dönüp gece vizitimi yaptım ve nöbetçi doktor odasına çekildim.O arada da kendi uzmanımıza telefon açıp klinik ve acildeki hastaları rapor ettim.Bir saat falan sonraydı,klinikten koşuşturmaca sesleri geldi,ne oluyor diye koridora çıktım,hemşirem telaşla "Ayhan hoca geliyor,aman doktor hanım odanızdan çıkmayın,çağırırlarsa ben haber veririm,hoca hepimize gıcık" dedi.Ben durur muyum,içimdeki isyankar hemen baş kaldırdı," burası benim kliniğim,benim yetki alanım,hoca geliyorsa buyursun gelsin" dedim,koridorda dikilmeye başladım.Birazdan klabalık bir doktor ordusu en önde rahmetli Ayhan hocamla birlikte koridorun ucundan göründüler.Ben de onlara doğru yürüyüp ," iyi geceler hocam,hoş geldiniz,ben öğrencilerinizden doktor Sevda " dedim.Ayhan hocam sert bir insandı ama öğrencilerini severdi ve hekimlere karşı saygılıydı.Bir süre karşılıklı sohbet ettik,bir ihtiyacım olup olmadığını,klinikteki hastalarımın durumunu falan sordu,sonra "bize bir hasta yatırmışsın,aferin evladım doğru teşhis,güzel tedavi,hadi hayırlı nöbetler " deyip ayrıldı.Ben dahil herkes şaşkın bakışlarla arkasından baka kaldık.Ertesi gün hastanede efsane olmuştum.Bahekimim,uzmanım,pratisyen arkadaşlarım,hemşirelerim , herkes bana başka gözle bakar olmuştu.Nihayet dış görünüşümün onlarda bıraktığı asi kız izlenimi , yerini saygıdeğer,bilgili meslektaş ile yer değiştirmişti.
                          Eveett,bu günlük de bu kadar,kalın sağlıcakla.

24 Temmuz 2016 Pazar

ANILAR DEVAM

                         Efendim,Düzce Devlet Hastanesi Acil Servisi'nde iki yılımı doldurduktan sonra artık memleketime dönmek için sabırsızlanmaya başlamıştım.O zamanlar mecburi hizmet iki yıldı.Acemi memur olan bendeniz cennet kuşu ilk tayin istek dilekçemi verip beklemeye başladım.Üç dört ay geçtikten ve dilekçeme cevap alamadıktan sonra anladım ki,bu iş dilekçe vermekle olmuyormuş.Sorup soruşturdum,torpilsiz tayinimin çıkmasının aya yolculuk etmekten güç olacağını öğrendim.Annemle her telefon konuşmamızda da salya sümük ağlıyorum, " kurtar beni buradan anneöööhööyykk " diye.Can yoldaşım Vedam'ı da artık yollamışım Bursa'ya,son altı aydır falan yalnızım evde,bıçak kemiğe dayanmış iyice...Anacığım bakmış olmayacak,kalkmış Ankara'ya millet meclisine gitmiş,yavrumun tayinini yapın diye.Oradaki bir çaycı sayesinde dosyamı incelemiş bir vekil," tamam ,hak etmiş tayinini,yardımcı olalım " demiş.Allaaahh,anacığım bir sevinç aradı beni,tayinin oldu,yeni dilekçe yaz diye.Ben havalara uçarak yeni dilekçemi yazdım,beklemeye başladım.Bir ay geçti,iki ay geçti,yok bir cevap.Anacığım soruyor cevap geldi mi diye,yok.Anamın kafası kızmış aramış vekili,bir bakmışlar ki,tayinim çıkmış başhekimlikte beklemede.Meğer bizim başhekim tayin yazımı sümen altı etmiş.O zamanlar acilde çalıştıracak doktor bulmakta zorlanıyorlardı,gelen de hemen torpil yaptırıp kaçıyordu;kaçamayan da acili çeviremiyor ha bire diğer doktorlara iş düşüyordu.Bu sebeplerle başhekim de elindeki hazır yetişmiş becerikli elemanlarını kaybetmek istemiyordu.Biz beş altı tane doktor acilin demirbaş listesine yazılmış gibiydik.Baktım olmayacak,ne yapsam da imzalatsam yazımı diye düşünürken ,aklıma salladığım hikaye geldi.Daha önceki anılarımı okuyanlar hatırlayacaklar,bana aşık olan bir hastadan kurtulmak için nişanlı olduğumu yaymıştım hastaneye,bir iki kişi dışında herkes beni nişanlı sanıyordu.Çıktım başhekimin karşısına,"abi evleneceğim,nişanlım tayinimi bekliyor,ev falan tutacağız,artık gitmem lazım " dedim.Söz konusu evlilik olunca başhekimin diyecek bir şeyi kalmadı,bir kaç gün sonra tayin yazım bana tebliğ edildi.Böylelikle Bursa'ya dönmüş oldum.İşin ilginci,o zamanlar asla evlenmek gibi bir planım yokken ,Bursa'ya döndükten bir yıl sonra eşimle tanıştık ve evlendik.Bir nevi uydurduğum hikaye gerçek oldu yani...
                         Bursa'ya tayinim çıktı çıkmasına da,tayin olduğum kurum daha yapım aşamasındaymış meğer.O yüzden beni geçici görevle Bursa Göğüs Hastalıkları Hastanesi'ne atadılar.Şimdiki adı Türkan Akyol Göğüs Hastalıkları Hastanesi'dir.Bürokratik işlemler bir kaç gün sürdü,en son sağlık müdürünün bir imzası kaldı,o zamanki müdür illa doktoru görüp atıyordu imzayı,yani evrağı elden imzalatmam gerekiyordu.Tam iki gün kapısında bekledim bir imza için,beklemek sorun değil diyelim ama işe başlama tarihimi kaçırmış oldum.Şimdiki aklım olsa kapısını tıklatır dalardım içeri,neticede keyfim için değil göreve başlamak için imza bekliyordum.Neyse sonunda misafirlerinden vakit bulup göreve başlama yazımı imzaladı müdür bey,ben işe başlama tarihimi iki gün kaçırmış olarak düştüm hastanenin yollarına.Sora sora buldum hastaneyi ama ne göreyim;burası da inşaat halinde değil mi?!!Hastanenin içinde atlaya zıplaya ,işçilere sora sora hastane müdürünü buldum.İnşaatın daha on beş gün falan süreceğini öğrendim.Yapacak bir şey yok dedim ve her gün mesaiye gider gibi inşaata gidip oturmaya başladım.Hastane müdürü,bir sekreter ve ben derme çatma bir odada bir hafta geçirdikten sonra bir gün baş hekimimiz geldi.Beni görüp doktor olduğumu öğrenince ,"doktor hanım,bir haftadır neredesin sen,işe başlama gününde başlamadın,bir haftadır da işe gelmiyorsun.Soruşturma yazını yazdım " demesin mi...Daha çocuğum o zamanlar,benim gözler doldu,suratım pancar gibi kızardı.Sağolsun müdür bey durumu anlatmış,o zaman da onu fırçalamış başhekim,niye doktor hanımı geçici merkezimize yollamadın diye.Meğer hastane tamamlanana kadar Bursa Yüksek İhtisas Hastanesi'nde hizmet veriyormuş göğüs hastanesi.Tüm personel oradaymış,müdür bey beni oraya yollamayı akıl edememiş.Sağlık müdürlüğündekiler de bu durumu söylemedikleri için ben boşu boşuna bir hafta inşaat bekçiliği yapmışım.Hadi onu geçtim,başhekimin gözünde baştan kaybetmiş oldum.O zamanlar oldukça asi görünüşlü biriydim zaten.Kısacık saçlarım,pazen elbiselerim,asker botlarım,ellerimdeki sayısız gümüş yüzük,kollarımda bir sürü gümüş bilezik,rakçı metalci ortaya karışık bir görüntüm vardı.Başhekim beni görünce,eyvah biz bununla nasıl çalışacağız,aklı bir karış havadadır bunun,kural mural tanımaz bu demiş.Daha sonraları kendisi anlatmıştı bana,ne yazık ki çok genç yaşta lösemi nedeniyle kaybettik sayın İsmail Fakı'yı.Nurlarda yatsın,saman alevi gibi parlardı ama sonra gönül alır,özür dilerdi.Kendisinden çok şey öğrendim;iyi insanlık,iyi doktorluk adına.Cennet mekanı olsun.
                           Bu günlük bu kadar yazayım,göğüs hastanesindeki maceralarım yakında.....