Translate

8 Aralık 2016 Perşembe

DİKİŞ SENİ ÇOK ÖZLEDİM

                         Dikiş makinelerinizin kıymetini bilin dostlar.Onları ihmal etmeyin,hiç yapmıyorsanız elbezi falan dikin.Dikişin keyfini ,verdiği mutluluğu makinenizden ayrı kalınca daha çok anlıyorsunuz.Malum,benim makine Türkiye'de kaldı.Daha uzunca bir süre de orada kalacak gibi.Haliyle ben de diğer uğraşılarla kendimi avutuyorum.
                          Bu aralar yeni bir kazak örmeye başladım oğluşa.Şöyle motifli falan bir şey öreyim dedim,giymem dedi.Altı düz altı ters ,kalın lastik örüyorum bakalım.Daha önce de şunu ördüm,



Tabi ki yüzümüzü fotoya koydurmadık,kaprisli ergen ne olacak.Yeğenime bir kutu daha yaptım,





Alman komşuma da Noel hediyesi olarak bir tepsi yaptım,




                Hala makinemi ve dikişi çok özlüyorum,bunlar beni kandırmadı.Hadi kalın sağlıcakla.










5 Aralık 2016 Pazartesi

BİR'DİK ÜÇ OLDUK

                              Buraya gelmeden önceki koşuşturmacanın arasında yayın yapmayı unutmuşum.İnsan bazen zihninde planlar,konuşur,yapar ya;sonra da o işi gerçekten yaptığını anlattığını sanır,işte onu yaşamışım.Blog yazılarımı gözden geçirirken fark ettim,Handan-BİR beni ziyaret etmişti Çapi'yi almaya geldiğimde,yazmamışım ya ben onu!!! Handan'ın yaptığı yayına yorum yapınca,kendim de yayın yaptığım hissine kapılmışım demek ki.Benim dalgınlıklarım meşhurdur zaten.Uzun bir süre internetim de olmayınca araya kaynamış gitmiş.
                              Enerji topu Handancığım beni defalarca davet etmişti ama ben o koşuşturmaca arasında bir türlü gidememiştim ona.Almanya'ya geldikten uzun bir süre sonra nihayet Çapi'yi alma vakti gelince,Türkiye'ye geldiğimde görüşelim demiştim.Sağolsun hiç üşenmedi kalktı geldi.Gelmeden önce de sormuştu bana,ne getireyim,diye.Kıymalı kol böreği en sevdiğim şeylerden,bir tek onu istedim.Elleri kolları dolu dolu kalktı geldi.
                               Handan bildiğimiz Handan; kocaman gülen, dosdoğru, koca kalpli, enerji dolu, capcanlı bir insan.O BİR'di, bize gelince ben ve Çapi eklendik, üç olduk.Çapi'nin Handan'a ilgisi görülmeye değerdi.Bol bol konuştuk, çok bol güldük, dertleştik.Sanki yıllardır arkadaşmışız da, buluşup kaldığımız yerden devam eder gibiydik.
                                Biraz geç oldu ama Handanım;hoş geldin, sefa getirdin, mutluluk getirdin, enerji getirdin.Yüreğine sağlık....












27 Kasım 2016 Pazar

ÇOCUKLUĞUMUN MAVİ DÜŞLERİ

                          Malum bir aydır internetimiz yoktu,zaten televizyon da izlemiyoruz.Böyle olunca sardırdım okumaya.Nice zamandır istediğim yoğunlukta okuyamamıştım.Teknolojik yoksunluk neticesinde eski günlerime geri dönmüş oldum.Bu ay 15 adet uzunlu kısalı roman okumuşum.Kimi 700 sayfaydı,kimi 200.Şu anda da bir kitabın başlarındayım.Yalnız biraz hız kestim çünkü buralarda Türkçe kitap bulmak zor olacak gibi.Sanırım internet üzerinde keşiflere çıkacağım.
                         Bu kitapların arasında beni en çok etkileyen İsrailli bir yönetmenin ilk kitabı olan şu kitap oldu;

                                       

                           Shemi Zarhin , İsrail'de çok ünlü,bol ödüllü bir yönetmenmiş.Bu ilk kitabıymış.Tesadüfen indirim sepetinde bulup almıştım,gelirken de yanımda getirmiştim.Uzun kitapları seviyorum,yolda izde zırt diye bitip sizi yalnız bırakmıyorlar.Ancak kitap umduğumun ötesinde başarılı ve akıcı çıktı.Nasıl bittiğini anlamadım,gerçekten zırt diye bitti.Son sayfaları okurken,Allahım bitmesin,bitmesin diye dua ettim.Yıllardır kitap okurken ağlamamıştım,bu kitap beni ağlattı.Özellikle benim yaşımda ve bana yakın yaşta olanlar okuduklarında anlayacaklardır neden ağladığımı.Genç okuyucu ise kendinden oldukça fazla parça bulacak bu romanda.
                           Roman İsrail'de bir sokakta yaşayan insanları,bir ailenin üzerinden anlatıyor.Oldukça kapalı bir toplum olan Yahudiler'i de bir miktar tanıtıyor bize.Dışarıdan gördüğümüz İsrail manzarasıyla,içeride yaşanan İsrail'in pek de benzer olmadığını anlıyoruz.Her ülkede olan iç çekişmeler,siyasi fikir ayrılıkları,baskılar vs onlarda da yaşanıyor.Bu akışın içinde bir ailenin ve çevresindeki insanların hayatla yoğrulmalarını okuyoruz.Yazarın kalemi çok akıcı,ayrıntıya boğmadan bir filim gibi seriyor gözlerinizin önüne anlatmak istediğini.Belki de asıl mesleği yönetmenlik olduğu için kitabı da film tadında.
                            Ben kitabı çok beğendim; siyah beyaz filmleri, hayat hikayelerini, eskiyi, sıradan olmayanı seviyorsanız, siz de bu kitaba bayılacaksınız...

23 Kasım 2016 Çarşamba

PEÇETE YATAĞINDA , SATEN CİLA EŞLİĞİNDE HAM TAHTA;DANTELLE SERVİS EDİLİR

                          Hehehe,fiyakalı yemek adlarına özenip afili bir başlık atayım dedim.                                                          Malum,burası çok küçük bir şehir.Her malzeme bulunmuyor.Bazı malzemeleri de yeni keşfediyorum ki aslında varlar,adları değişik.Almanya'da İngilizce yazılı ürün olmadığı için,sorduğum ürünün ne olduğunu da anlayamıyorlar.Baka baka keşfediyorum ben de.Mesela mat akrilik cila varmış mağaza da ama klarlack diye anılıyormuş burada.Lak deyince biliyorlar ama renksiz cilayı anlamadıkları için bana renkli cila veriyorlardı.Bir türlü anlaşamıyorduk sonra başka bir mağazada (ki mutfak eşyası satan bir yerde cila sormak hiç aklıma gelmediği için ) tesadüfen rafta klarlack yazan bir kutu gördüm.Lan,dedim,bunlar renksiz cilaya clear lak ( temiz cila,yani renksiz cila ) diyor olmasınlar sakın !!! Kutuyu alıp inceledim,vallaha da bildiğin su bazlı cila ya bu la !!!.Neticede cilayı da bulmuş oldum.Ancak ham halde satılan malzeme bulmakta zorlanıyorum.Tek bir mağazada ,genelde aynı tipte bir kaç kutu satılıyor sadece.Ben de ha bire bunlardan yapıyorum.Mesela rölyef pasta ve stencil almak istiyorum ama yok.Peçete tutkalı yerine de beyaz tutkalı sulandırıp kullanıyorum.

Gördüğünüz üzere şu sıralar mağazada satılan kutu sadece bu.Soldaki figür aslında peçetelik gibi bir şeydi.Ben diğer yarısını ayrıp Alman bir arkadaşımıza yaptığım kutuyu dekore ederken kullandım.Malum Noel zamanı ya,onların inancını temsil eden bir tema yaptım kutuya.





Bu pembe kutu ablamın kızı canım yeğenim için,



Bu da ablam için.




Bu da Alman dostumuz için.Bu kutunun içi gümüş metalik boyalı,üstünde de yer yer var ama ipedde çekilen fotolarda pek belli olmuyor.
                                  Bulabildiğim malzemelerle yapabildiklerim bunlar işte.Yavaştan nakışa geri döneceğim,bu arada bir de kazak ördüm ama dikişi bitmedi daha,kahrolası boyun ağrısı nedeniyle yavaş yavaş dikebiliyorum.Onu da yakında yayınlarım,düz bir kazak işte 😜.Hayır imkanlar kısıtlı olduğu için eldekileri süsleyip püsleyip önünüze koyacağım artık.Tıpkı adları süslü püslü yemekler gibi.Hadi kalın sağlıcakla...


                       Aklıma esti, biz üç delinin bundan on altı yıl önceki halini koyuverdim buraya.Al gözüm seyreyle ❤️🤗













22 Kasım 2016 Salı

I'M BACK BITCHES !!!!! GERİ DÖNDÜM KIZLAARRR !!!!

                   Kız internet bağlandı ya bacıııımmm!!! Sevda Sevda olalı böyle yokluk görmedi anacığım.Hayır,telefonumda bile internet yok.Nasıl bir şebeke almışsa eşim güneşim,bir türlü aktiflenmedi internetim.Neyse , halloldu artık.Bu arada bir sürü şey oldu,canım Ayşem geldi,muhteşem yüreğinin yanında enfes yiyecekler getirdi.Hani fotoğraflarını gördüğünüz o yemekler var ya,her biri enfes,kadının elinde tat var,tat.Ama asıl kendisi bambaşka bir insan.O kadar candan ki,karşısında çaresiz kalıyorsunuz.Anlatılmaz,onu canlı görmelisiniz.Bilmeyen varsa hala;Carpe Diem blogunun komik kadını,benim tatktığım adıyla Ateş Kadın o.
                    Her işin aşırı yavaş olduğu güzel Almanya'da ne yazık ki kursa başlayamadım.Taa ocak ayında başlayacak kurs,onda da yer olursa.Ben de yavaştan yavaştan eşim güneşimin gittiği hocadan nasiplenmeye çalışıyorum,Almanca öğrenme sürecim biraz sekteye uğradı anlayacağınız.
                    Şimdi yavaştan yorumlarınızı okuyup cevaplamaya başlayacağım,bloglarınızı gezeceğim,hepinizi pek bir özledim,şimdilik kalın sağlıcakla...





13 Ekim 2016 Perşembe

NOHUT ODA,BAKLA SOFA!

                        Sevgili dostlar,bir süredir kısıtlı internet şartlarından dolayı sizleri ziyaret edemiyorum.Geçici olarak minicik bir ev bulduk,hafta sonu taşınıyoruz nihayet.Ancak taşınacağımız yerde internet yok,bu yüzden bir süre daha yayın yapamayacağım ve sizleri ziyaret edemeyeceğim.Her şey düzene girince görüşeceğiz yine.
                         Şimdilik kalın sağlıcakla...
 ( Ev bulmuş masum köylü 😂😂😂)

10 Ekim 2016 Pazartesi

KEDİNİZİ ALMANYA'YA NASIL GÖTÜRÜRSÜNÜZ?

                 
                                     


                      Evet dostlar,nihayet Çapi yanımızda.Kırk günlük ayrılıktan sonra sağ salim kavuştuk ve rahatça Almanya'ya getirdik Çapi'yi.Bu sürecin tamamlanmasından önce yaşadığımız kaygı ve korkuların ne kadar abartı olduğunu da görmüş olduk.
                     Amanya'ya taşınma kararı aldığımızda en büyük endişelerimizden biri kedimizdi.İnternetten araştırdığımızda ;hazırlanması gereken evraklar ve hava yoluyla taşıma hakkında türlü çeşit senaryoyla karşılaştık.İnternete bakarsanız,kedimizi götürmemiz acayip zordu.Ne gibi evraklar istendiği konusunda kesin bir bilgi yoktu.Kafamızda deli sorularla baş başa kalmıştık.Bu yazıda size,kedinizi Almanya'ya götürmek için izleyeceğiniz yolu yazacağım,Köpek,kuş,vs için prosedürler değişik,ayrıca gideceğiniz ülkeye göre de uygulama değişikliği olabiliyor.Bu yazacaklarım Avrupa Birliği Ülkeleri ve kedi transportu için geçerli.En sağlıklı bilgiyi İlçe Tarım Müdürlüğü'nüzden alabilirsiniz.Ben ilk başta bekediyeye danışmıştım bu yüzden vakit kaybı yaşadım,Belediyede konuştuğum memurlardan biri ilçe tarıma yönlendirmeseydi daha da vakit kaybedecektim.Kedinizin yurt dışı çıkışında belediyeyle bir işiniz yokmuş,bu süreçte öğrenmiş oldum.  

                                
                                
  
                      Kedinizi yurt dışına çıkarırken gerekenleri başlıklar halinde sıralayıp açıklayacağım;
             1) Mikroçip;kedinize mutlaka bir mikroçip taktırmanız lazım.Avrupa Birliği çipsiz hayvan girişini kabul etmiyor.Mikroçipi kendi veterinerinizde ya da belediye veteriner polikliniklerinde taktırabilirsiniz.Çip takıldıktan sonra size verilen barkodu da aşı karnesine yapıltırmanız gerekiyor.
             2) Pet pasaportu ve aşı karnesi;bir çok sitede ,pet pasaportu olmadan evcilinizi dışarı çıkaramazsınız diye yazmasına rağmen,benim gördüğüm,gümrük polisinin sadece kedinizin aşılarına baktığıdır.Yani ille de mavi pet pasaportu gerekmiyor.Bende hem yeni çıkardığım pet pasaportu hem de aşı karnesi vardı.Gümrük polisi içindeki aşı kayıtlarını inceledi ,yani aşı karnesinin dışında yazanla ilgilenmedi.Pet pasaportu da resmi bir evrak değil zaten,veterinerinizin elle doldurup aşıların barkodlarını yapıştırdığı mavi renkli,üzerinde pet passport yazan bir aşı karnesi.Neticede düzgün bir aşı karnesi kedinizin ülkeye girişi için yeterli.Siz yine de veterinerinizden mavi pet pasaportu alın ve bundan sonraki aşılarını oraya kaydettirin ve eski aşı karnesini de yanınızda bulundurun.
             3) Kuduz titrasyon testi;bu test olmadan Almanya'ya giriş yapamazsınız.Kedinizden alınan kan Ankara'daki labaratuara gidecek.Test sonucu iki üç haftada çıkıyor.Eğer yeterli titrasyon çıkarsa,yurt dışına çıkabilme tarihiniz,kanı verdiğiniz günden üç ay sonrasıdır.Bu durumda,kedinizi yurt dışına çıkarmayı planladığınız tarihten dört ay önce kanını vermelisiniz ki,evrak işleri ve bekleme süresi denk gelsin.Kedinize ilk kuduz aşısını üç aylıkken vurdurabilirsiniz.Titrasyon testi yaptırabilmek için,aşıdan sonra bir ay beklemeniz lazım.Aşıdan bir ay sonra test için kan verip üç aylık süreyi bekleyeceğinize göre ,yavru kedinizi yedi aylık olmadan yurt dışına çıkaramazsınız.Düzenli kuduz aşısı olan bir kediniz varsa,her hangi bir zamanda kanını verip titrasyon yaptırabilirsiniz.Burada önemli olan,kuduz aşılarını düzenli olarak hep aynı tarihte,senede bir kez yaptırmış olmanızdır.Titrasyon testi kedinize tek bir sefer yapılır ve kuduz aşısını düzenli olarak yaptırdığınız sürece,ömür boyu geçerlidir.Peki titrasyon testini nasıl yaptıracaksınız?Bunun için öncelikle titrasyon testi hakkında bilgisi olan bir veteriner bulmanız lazım.Çoğu vet bu test hakkında bilgi sahibi değil.Veterinerin test için kan alıp ,gerekli prosedürü takip etmesi lazım.Çünkü labaratuara baş vururken dilekçe,kanın transferi falan belli prosedürler içinde yapılıyor.Bulunduğunuz şehirde kuduz titrasyon testi için kan alan veteriner var mı diye internetten araştırabilirsiniz.
              4) Veteriner sağlık raporu;sanıldığı ya da çoğu yerde yazıldığı gibi bu raporu kendi veterinerinizden almıyorsunuz.Kuduz titrasyon testiniz yeterli çıktıktan ve kedinizin kanını verdiğiniz günden itibaren en az üç ay geçtikten sonra;ilçenizin tarım müdürlüğüne test sonucu,aşı karnesi ve kedinizle birlikte gidiyorsunuz.Gitmeden önce arayın derim çünkü görevli veteriner hekimler denetimler için sahaya çıkıyorlar.Gittiğinizde veteriner bulamayabilirsiniz ve beklersiniz.Ben randevu alıp gittim ve işim çabucak halloldu.Burada kediniz için tam bir sağlık raporu düzenleniyor.Bu rapor İngilizce olduğu için çeviri falan yaptırmanıza gerek yok.Bazı internet sitelerinde evraklarınızı gideceğiniz ülkenin diline çevirttirmeniz gerektiği yazıyor.Yok öyle bir şey,sadece sağlık raporunun İngilizce ya da o ülkenin dilinde olması gerekiyor.Sonuçta,ilçe tarım müdürlüğünde düzenlenen sağlık raporu kedinizi Almanya'ya sokmak için yeterli.


    
                                                                           


               Özetle;MİKROÇİP,
                          AŞI KARNESİ,
                          KUDUZ TİTRASYON TESTİ,
                          İLÇE TARIM MÜDÜRLÜĞÜNDEN ALINMIŞ VETERİNER SAĞLIK RAPORU kedinizin Almanya'ya kabulü için gereken evraklar.
                            Gelelim uçak meselesine.Kedinizi taşırken her hava yolu şirketi farklı uygulamalar yapıyor.O yüzden bilet almadan önce mutlaka telefonla bilgi alın.Ben THY ile uçtum ve onların uygulaması şöyle;kediniz taşıma kabıyla birlikte tartıldığında 8 kiloyu geçmiyorsa kabin içinde uçabiliyor.Diyelim ki 8 kiloyu biraz geçti ne olur;bir kaç yüz gramı sorun etmiyorlar ancak bu check-in görevlisinin insiyatifine kalmış bir durum.Benim fikrim;check-in yaptırmaya ne kadar erken giderseniz o kadar sorunsuz işlem yaptıracağınız yönünde.Gelelim taşıma çantasının boyutlarına;THY'in sitesinde yazan boyutta çanta bulmanız imkansıza yakın bir şey.O kadar küçük taşıma kabı yok.Bez çanta kabul etmiyoruz diyorlar.Ancak yaşayarak gördüm ki,taşıma kabının boyutlarını ölçmüyorlar,küçük boy bir taşıma kabı iş görüyor.Bez taşıma kabıyla hayvan taşıyan da çok gördüm.Anlayacağınız gene check-in görevlisinin insiyatifi önemli burada da.Tekrar ediyorum,ne kadar erken check-in yaptırırsanız o kadar kolay olur işiniz.Zaten THY genel olarak hayvan dostu bir hava yolu olarak anılmış internet sitelerinde.Kaldı ki,taşıma kabındaki bir kedinin sevimliliğine de kimse fazla dayanamıyor.

     

                             Hava alanına indiğinizde ne yapacaksınız peki?Tabi öncelikle kendi pasaport işleminizi yaptırıyorsunuz.Sonra çıkış kapısındaki gümrük polisine baş vurup yanınızda kedi olduğunu söylüyorsunuz,zaten siz söylemeden o taşıma kabındaki sevimlilik büyücüsünü fark edip ona doğru yöneliyor.Sizden kağıtları istiyor,baktığı şey aşı karnesi ve ilçe tarımdan aldığınız sağlık raporu.Ayak üstü bunlara bakıldıktan sonra işlem tamam oluyor.Hepsi bu.İnternette biraz gezerseniz yığınla belge okuyacaksınız,hiçbiri gerekli değil.

                                   
     
 

25 Eylül 2016 Pazar

ARTIK BU KADARI DA ÖKÜZLÜK AMA !!!!!

                 Öncelikle çok sevgili öküzlerden özür dilerim.Ancak olayı tarif etmekte en uygun kaçan kelime buydu.En son mülakat aşamasına kadar gelmiştik ya,hatırladınız mı?Hah,mülakat için bize cumartesi gününe randevu verdiler.Aman pek sevindik,şapşal şapşal mutlu olduk.Vaktinden on dakika önce evin önüne gittik ama zili çalmadık.Aman rahatsız etmeyelim dedik.Bizden önceki görüşmenin sürdüğünü tahmin ettik çünkü.Randevu saatimize beş dakika kala,emlakçımıza geldiğimizi haber verdik.O da ,içerideki kiracı adayı ayrılınca haber vereceğini söyledi.Aman efendim,diğer aday çıkarken huzursuzluk vermeyelim diye evin önünden uzaklaşıp ,birbirimizi göremeyeceğimiz bir yere gittik.Az sonra emlakçımız aradı,görüşme bitti diye.Hemen eve geri döndük,emlakçı demesin mi,ev sahibi diğer kiracıyla anlaştı,sizinle görüşmeye gerek duymadı,diye.PESSS,PESS,olabilir anlaşmışsındır,ancak bana randevu verip ayağına kadar getirtmişsin,benim randevumu gerçekleştirmeli ya da en azından bana bir görünüp özür dilemelisin değil mi?Ya bana hiç randevu vermezsin ya da beni oraya kadar getirdiysen,usulen de olsa o randevuyu gerçekleştirirsin.Bu genel geçer bir Alman davranışı mıdır yoksa o ev sahibinin kendi öküzlüğü müdür,bilmiyorum.

Ancak görgüsüzlüğün,kültürsüzlüğün daniskasıdır.Bu saatten sonra kiralık evlerin yüzüne bile bakmayıp sadece satılık ev aramaya karar vedim.İnternet sitesindeki başvuru maillerini de Türkçe olarak atıyorum.Hadi bakalım,ya beni baştan elerler Türk olduğum için ya da randevu verirler.Ama dalga geçer gibi randevu verip görüşmemek gibi bir şeyi asla yapamazlar artık.Daha önce de ,görmek için aradığım iki ev için randevu veren bir emlakçı,tam randevu günlerinde iki evin de satıldığını söyleyip randevuları iptal etmişti.Bu kadarı bana ,art niyetli düşünmek için yetti de arttı.Bu artık pasif agresif olmaktan çıkmış bir ırkçılıktır.O yüzden,Türkçe mail atıyorum,baştan bilsinler Türk olduğumu,pasif agresif ırkçı takılanların oyuncağı olmayalım.Gerçekten içinde haysiyet,nezaket ve sevgi barındıran bir dolu güzel insan var burada,bizi onlar arasınlar,cevap versinler.


                   Ay anlayacağınız hala ev işimiz hallolmadı.Gerçi bu bölgede genelde uzun sürüyormuş ev bulup içine girebilmek.Beş ay da sürebilir,iki ayda da bulabilirsiniz diyorlar.Bakalım göreceğiz.Ay,yok ayol,ölmek var dönmek yok.Atatürk'ün kızları gerçekte nasıl oluyormuş göstereceğim onlara.Kız yazık,ablam yirmi beş senedir Almanya'nın güneyinde tek başına savaşıyor,ben de kuzeyinde savaşacağım bundan kelli.Ekim başında Almanca kursum başlıyor,eğer de ben Sevda'ysam üç ay sonra anlaşıyor,altı ay sonra yarışıyor,bir yıl sonra tartışıyor olacağım.Te ,yazdım buraya.Yapamazsam bloguma  bir tükürme sayfası koyacağım,hihihihihi.
                   Hasretlen ve de hırsınan gucakladım hepiciinizi 😜😜😜


23 Eylül 2016 Cuma

PASİF AGRESİF IRKÇILIK

                    Ev arama serüvenimiz azami yavaşlığıyla sürüyor dostlar.Süreç şöyle işliyor;internet üzerinden bir evi beğenip randevu isteği yolluyorsunuz,onlar da size evin ayrıntılarını yolluyorlar.Sonra siz telefon edip evi görmek için randevu istiyorsunuz.En erken bir hafta sonraya randevu alabiliyorsunuz.Bu arada evin başkasına satılmaması ya da kiralanmaması için dua etmeye başlıyorsunuz.Şansınıza ev duruyor olursa,randevu zamanınızda evi görüyorsunuz.Yok anacığım evi görüp beğenseniz de sizin olamıyor henüz , acele etmeyin.Burada işler dediğim gibi ,azami yavaşlıkta yürüyor.Beğendiğiniz evi kiralayabilmek için aday oluyorsunuz ve diğer beğenenlerle yarışa giriyorsunuz.Ayrıntılı bir döküman doldurup,secerenizi verdikten sonra ev sahibiyle mülakata giriyorsunuz.Artık,mülakatı kim geçerse evi o tutuyor.Biz henüz mülakat aşamasını göremedik.Çünkü evler biz görene kadar gitmiş oluyor.Kiralık ev sayısı,tam anlamıyla ,bir elin parmaklarını geçmiyor. Hadi satın alalım diyorsun,zaten az sayıda olan evlere ulaşma şansın olmuyor çoğunlukla.Şimdiye kadar dört ev görebildik,üçü çok eskiydi ve okula uzaktı.Son gördüğümüz ev için de ,aday adayı pozisyonunda,mülakata kabul edilmeyi bekliyoruz.İşte tam bu noktada ,pasif agresif ırkçılığa nasıl uğradığımızı anlatmak istiyorum.Bir kere internet sitesi sadece Almanca,bir elimde sözlük,ne yazdığını anlamaya çalışarak ev arıyorum.Sonra telefon aşaması geliyor,karşı taraf İngilizce biliyorsa iletişim sağlayıp randevu alabiliyorum.Ancak Almanca konuşmayan birinin uygun zamana randevu alıp ,evi kaçırmama şansının çok düşük olduğunu söyleyebilirim.Genelde nazik davranıyorlar fakat geçen gün konuştuğum emlakçı kadın suratıma telefonu kapattı mesela.Bizim asla yapmayacağımız bir davranış şekli bu.Türkiye'ye gelen hiç bir yabancı misafirimize,Türkçe bilmek zorundaymış gibi davranmayız biz.Hangi dili konuşuyorsa o dili bilen birini arar buluruz ve mutlaka yardımcı oluruz.Hangi ülkeden geldiğine bakmaksızın,misafirimizi baş tacı ederiz.Bu kişi politik olarak aramızın iyi olmadığı bir ülkeden de gelse,biz onu insan olarak değerlendiririz,ülkesine değil kendisine bakarız.Türkiye'nin her köşesinde bu böyledir,yabancıya yardımcı olmak bizim geleneğimizdir.
                      Devam edeyim,sizin İngilizce olarak istek gönderdiğiniz mail 'e ,cevap Almanca olarak geliyor.Be mübarek,İngilizce yazdığıma göre,demek ki Almanca bilmiyorum,leylekle tilki hikayesindeki gibi,ne halt etmeye bana Almanca yazıyorsun?Yok,Almanya'da olduğuma göre Almanca bilmek zorundayım,yahu ben zaten senden çok istiyorum Almanca öğrenmeyi.Bir kere senin dilini ,sana olan saygımdan dolayı öğrenmek istiyorum zaten.Ama bu peşin hüküm vermeler,sorgusuz infazlar bir Avrupa ülkesine hiç yakışmıyor ve çok sakil duruyor.Tam bu noktada dil kursuna kayıt olurken yaşadığım bir olayı yazayım.Yarı yaşımdaki kızcağız ,güzel bir İngilizceyle konuşuyor ancak Alman aksanı yüzünden onu takip etmekte biraz zorlanıyorum.E,normal hayatımda da sürekli İngilizce kullanmadığım için akıcılığım paslanmış.Yazışmalarda rahatım ama konuşurken özellikle Alman aksanı beni zaman zaman zorluyor.Neyse,geldiğimiz ülke falan konuşuldu,evrak dolduruyoruz,gene tüm evraklar sadece Almanca basılmış,kız bana sordu;ülkenizde hiç okula gittiniz mi,diye.Laann,bu sorunun normal hali;hangi okulu bitirdiniz,olmalı.Güldüm,ben doktorum dedim.Türkiye'nin gözlerindeki hali nasılsa artık,okul okudun mu diye sorabiliyor çocuk bana.Ama kızmıyorum,kızamıyorum,haklılar,dışarıdan görüntümüz tas tamam böyle.Tanıdıkları Türkler'in çoğu eğitimsiz,kılık kıyafet Arabik,hatta artık bizim kırsalımızda bile olmayan tarzada giyinen bir sürü Türk var burada.Asla hor görmüyorum ancak yaşadığın yere uymak zorundasın.İnsanların alışkın olduğu bir yaşam tarzı var ve sen onların gözüne soka soka,ben böyle yapacağım ,diyorsun.Elbette kızıp,dışlarlar.
                        Mezun olduğumdan beri ,iş dışında hiç kullanmadığım ünvanımı ,burada her yazışmada ve her görüşmede kullanmak zorunda kalıyorum,Mesela,suratıma telefonu kapatan kadıncağızla Almanca bilen bir dostumuz görüştü randevu almak için;bu yaştan sonra İngilizce mi öğreneceğim,uğraşamam demiş önce.Yüzüne telefonu kapattığınız hanım bir doktordur denilince de çark etmiş,işte şöyle oldu,böyle oldu falan filan,şu tarihte randevu vereyim,bilmem ne...Anlayacağınız,Türk olduğumuz için bize randevu bile vermeyen,pasif agresif bir şekilde ırkçılık yapan bu hanım,doktor olduğumu öğrenince randevuya layık görüyor bizi.
                        Tekrar söylüyorum,bir açıdan bakınca kızamıyorum haksızca uğradığım bu pasif agresif ırkçılığa.Ancak diğer yandan,insan haklarının,demokrasinin beşiği olan,öyle olduğunu iddia eden bir ülkede;insanların öncelikle nereden geldiğinize değil,kim olduğunuza bakacaklarını düşünüyorsunuz.Aslında resmi makamlardaki tüm işlemlerimizde,tam da son ifademdeki şekilde muamele gördük.Herkes son derece nazikti ve yardımcı olmak için çaba gösterdiler.Sanırım eğitim seviyesi yükseldikçe ,demokratik olma seviyesi de artıyor,tıpkı bizde olduğu gibi.
                          Şimdilik bende durumlar böyle,kedimi özledim,çocuklarımdan birini geride bırakmışım gibi hissediyorum,evcil hayvanı olanlar beni anlarlar.Kuru şeyler yemekten içimiz kurudu,domuz yemekten korktuğumuz için ( keşke hak yemekten de bu kadar korksak ! ),hazır tavuk şinitzel yemekten artık aramızda gıdaklayarak anlaşıyoruz,sözün özü;biraz bunalmış durumdayım.
                           Kalın sağlıcakla....
                          

6 Eylül 2016 Salı

KÜPE ÇİÇEĞİNDEN DE Mİ KÜÇÜK OLUNUR A MİNİĞİM !!

                             Aslında bir süre sadece yazı yayınlayacağım diye yazmıştım ama,duramadım gene.Gelirken yanımda kanaviçe malzemelerimi getirmiştim,ne olur ne olmaz sıkılırım diye.Zaten benim bavul,kitap ve el işi malzemelerinden oluşuyordu.Gerçi yanımda kanaviçe dergilerim yok ama pinterest sağ olsun,öyle çok şablon var ki,bir sürü proje birikti bile.

 Küpe çiçeklerinin üzerine konmuş bu minicik kuşu görünce dayanamadım,ben seni alıp evime misafir ederim dedim.Fotoğrafı düzenlemeden yayınladım ki,nereden aldığımı görün,işlemek isteyen pinterestten bulabilsin..
                               Yanımda var olan malzemeyi kullandığım için renklerde değişiklikler yaptım.11 ct kumaşa 8 numara coton perle ve dört kat muline ile işledim.Bazı renkler coton perle,bazı renkler de muline olarak vardı elimde çünkü.


Gördüğünüz üzere yeni proje için kumaşı kasnağa geçirmişim bile.Ama sonradan krem rengi kumaş üzerine işlemeye karar verdiğim için,boyayacağım bu etamini.Çaya batırıp krem rengi yapacağım.Bitince  hep beraber göreceğiz neye benzediğini 🤗
                                 Bu minnak kuşa benzeyen aynı temada bir kuş daha buldum,onu da işleyip ikili olarak asacağım duvara.Şimdi bu kuş sadece bir desen ya,yok vallahi öyle değil,bunun gibi binlerce kuş var doğada.O küçücük cana bakıp da,hayran olmamak,onun yaşam çabasına saygı duymamak mümkün değil.Bir yumurta büyüklüğünde var yok olan bu minnakların yaratılışına hayran olmamak,saygı duymamak mümkün değil.Arada bir durup,derin bir nefes alıp,başımızı kaldırıp ağaçlara bakmalıyız.Yeterince dikkatli ve uzun süre bakarsak sadece yaprakları değil kuşları da görürüz.Önce bir tane,sonra iki,sonra sayısız...Her biri diğerinden başka ama hepsi kuş.Hepsinde tüm organlar mevcut,kocaman olanında var olan her şey,en miniğinde de var.Hayran olup ,dehşete düşüyor insan.

İşte benim mini minnak kuş da geldi,bavulumun üstüne kondu.Bavulun üstüne kondu çünkü bulunduğum yerdeki sehpa da ,koltuklar da beyaz,e çerçeve imkanım da olmadığı için kırmızı üzerinde fotoğraflayayım dedim.

  İnşallah evimiz olduğunda,duvarda nasıl durduğunu da gösteririm size.Hadi kalın sağlıcakla...




2 Eylül 2016 Cuma

ÇÜRÜMÜŞ AĞAÇ KOKUSU

                  Eğer Karadenizli'ysen ya da yolun o taraflara düşmüşse;çürümüş ağaç kokusunu bilirsin.Çürümüş deyince kötü bir koku gelmesin aklına sakın.Çürümüş ağaç ,mis gibi kokar,tap taze kokar,hayat kokar,umut kokar.Öyle bir kokudur ki,içini temizler,ruhunu dinlendirir,acılarını söker alır.Fark etmeden umutla dolarsın,bulunduğun yerden başka yerde bir dünya olduğunu unutursun.Çürümüş ağaç kokusu sana bereketi hatırlatır,yeniden ve yeniden doğuşu çağrıştırır da ,işte bu yüzden tüm bu güzel hisleri yaşarsın.Vücudunda bulunan mutluluk hormonları,bu kokuyla harekete geçer,o yüzdendir ki ormana gittiğinde kendini cennette hissedersin.
                   Her ormanda olmaz bu koku,bol yağış alan bir diyardaysan duyarsın ancak.O yüzden Karadeniz dedim zaten.Ben Karadeniz'de büyümedim ama Ordulu'yum.Genlerime yazılmış bu koku.Çocukken sık sık gittiğim köyüme,yaş aldığımda da gittim bir kaç sefer.O koku hiç değişmedi.Sabahın ayazında,derin derin içime çektiğim koku hep aynı kaldı.Her sefer beni tazeledi,yeniledi,umutla doldurdu.Şimdi burada,Almanya'da,her sabah o kokuyu içime çekiyorum.Evet,buralar çürümüş ağaç kokuyor,evet aynı koku...Büyük şehir merkezleri böyle kokuyor mu bilmem ama benim bulunduğum şehir küçük ve neredeyse hiç apartman yok olanlar da üç dört katlı ve şehir dışında.İnsanlar tek tek ya da bitişik nizamda dizilmiş müstakil evlerde yaşıyorlar.Tüm evlerin ama tüm evlerin kendine ait bahçesi var.Şehrin her yerinde parklar var ve bu parklarda yıllanmış ağaçlar...Almanya tüm yıl boyunca yağış alan bir ülke.Hal böyle olunca ,tüm şehir çürümüş ağaç kokuyor.Sadece sabah değil hem de,bütün gün o kokuyu doya doya içine çekebiliyor insan.


Burası yapay bir göl ve etrafında evler dizilmiş,masal diyarı değil,şehrin içinde bir yer.Şimdi söyle bana ;burada yaşayan insanın stresi olur mu?Sabah bu manzaraya uyanıyorsun ve akşam bu manzarayı görmek üzere işten dönüyorsun.

  

Şehrin içinde bir park,zaten her yer yürüme mesafesinde.Yürümek istemezsen bisiklete biniyorsun çünkü şehrin tamamında bisiklet yolları var,hatta şehirleri birbirine bağlayan küçük yollarda bile bisiklet yolu var.




Burası bir alt geçit,tren istasyonunun dibinde,üstte görünen ağaçlar da öylesine varlar işte,park mark değil burası,öyle alelade bir yol.
                       Benim ülkemde ancak köylerde kalan bu manzara burada tüm şehirlerde böyle.Çok büyük şehirlerde yapılaşma daha fazla ama ağaçlar daha az değil.Böylesi bir doğayla yaşayan insanlar da haliyle stressiz ve yavaş yaşıyorlar.Bizde ancak köylerde ya da kasabalarda ya da küçük şehirlerde kalan;sakin ve telaşsız iş görme hali burada neredeyse tüm ülkeye yayılmış,bir de mis gibi çürümüş ağaç kokusu...
                       Bulduğu her yeşilliğe inşaat diken güzel ülkemin,çirkin yöneticilerine nasıl kızmayayım ben şimdi???Ben çocukken apartmanda oturur ama iki adım ötede ağaçlıkta oynardık.Benim çocuklarım sokakta oynamak nedir,bilmeden büyüdüler.Çook eskiden,müstakil evlerden apartmana çıkmak moda olduğunda,( evet bir zaman böyle bir moda başlamış,insanlar villalarını,müstakil evlerini satıp satıp apartman yaptırmışlar ,özellikle İstanbul'da çok modaymış,bir çok şehrimizin çehresi bu şekilde değişmiş mütahitler ve bu modaya hevesli ev sahipleri yüzünden ),bir zaman sonra apartman dairesine sıkışıp yaşamanın,ayağını attığında bahçeye çıkamamanın nasıl iç daraltıcı bir şey olduğunu anlamışlar ama iş işten geçmiş.1950-1970 arası yazılmış pek çok yerli romanda bu konuya az ya da çok değinir yazarlar.Tarihlerde hafif sapma olabilir,bu benim bildiğim.
                       Burada bulunmamın en büyük tesellisi işte bu çürümüş ağaç kokusu dostlarım.Henüz dilini bilmediğim,saat yediden sonra açık dükkan bulamadığım,pazar günleri her yerin kapalı olduğu bu ülkede şu anlık tesellim ,alabildiğine yeşillik ve bu koku.İnsan her ortama,her koşula uyabilir,buna göre programlıdır zaten.Uyum süreci uzun ya da kısa,zor ya da kolay olabilir ama sonunda uyum sağlar.Ben de İstanbul'un hızlı temposunu,yirmi dört saat canlı ve açık olmasını unutup bulunduğum şehre göre yaşamayı öğreneceğim.Ha soruyorsan özler misin diye,zerre kadar özlemeyeceğim o hayatı.Zaten yaşarken de nefret ettiğim, zamanla yarışılan,stres dolu o hayatı özlemeyeceğim.Ben yavaş ve sindire sindire yaşamayı tercih ediyorum ve o çürümüş ağaç kokusunu doya doya içime çekmeyi.....
                        Sana da bol yeşillikli,ağaç kokulu bir yaşam diliyorum,kal sağlıcakla.





29 Ağustos 2016 Pazartesi

HEP SIFIRDAN BAŞLIYORUM HAYATA

                      A dostlar,eşim güneşimle ben tuhaf insanlarız.Evlendiğimizden beri kaç kez tüm düzenimizi geride bırakıp,yeniden ve yeniden başladık hayata.Nerede ve ne konumda olduğumuza bakmaksızın balıklama atladık pek çok yeniliğe.Genelde insanlar,hayattaki üç amacı gerçekleştiklerinde ,daha atıl bir yaşamaya başlarlar.Çocuk,ev,araba.Bu üç hayal gerçekleşince,var olanın etrafında dingin bir hayat akışında yaşar normal insanlar.Yok kardeşim,bizde hiç öyle olmadı durumlar.Aşkım güneşim zaten yedi aylık,ben de dokuz aylıkken bir anda ayağa kalkıp koşmakla yürümeye başlamış bir insanım.Anlayacağınız bizim evde hep bir acelecilik hakim.Bir de sıkıntılı tipleriz ki sormayın gitsin.Hayatın tek düzeliği gerer bizi.İlla bir aksiyon olacak.Zaten eşim güneşim en çok aksiyon filmi izler,filim uzunsa da kurtlanmaya başlar,kıpr kıpır durmaz eli kolu.Sadede geleyim,biz iki deli bundan yedi ay önce tüm düzenimizi bir kez daha alt üst ettik ve aşkım Almanya'da işe başladı.Aslında bundan bir yıl önce asıl bombayı patlatıp ikimiz de yönetici konumda olduğumuz işlerimizi pıt diye bırakıp evde oturmaya başlamıştık o da ayrı konu.Neyse efendim,kırk küsür yaşında yeniden hasret ve aşk acısı çektiğimiz yedi ayın sonunda nihayet tekrar bir araya gelebildik.Bu yedi aylık süreçte de çocuklarımız liseyi bitirip üniversite giriş sınavlarını hallettiler.
                       Hı hı evet pek güzel,sınavlar kazanıldı,biz Almanya'dayız,hayat bize güzel.Ne yazık ki işin aslı öyle değil.Zaten bizim hayatımızın hiç bir dönemi ,kaba tabirle,tırmalamadan geçmedi güzel kardeşim.Elde ettiğimiz her şeye tırnaklarımızla kazıyarak kavuştuk.Ta en başa döneyim,gelinlik ve damatlıklarımızı bile kendi kendimize aldık,evlendiğimizde yemek masamız,bulaşık makinemiz gibi bazı temel eşyalarımız yoktu örneğin.Yedi ay yerde yemek yedik,yani ne demek istediğimi anlatabiliyorum değil mi?Bu hayatta maddi anlamda neyimiz varsa ,hepsini aşkım güneşimle birlikte çok çalışarak elde ettik.Şimdi Almanya'dayız ve her şey sıfırdan başlıyor gene....Bir evimiz yok,arabam yok,hayır bir mutfağım bile yok.Kedimiz henüz yanımızda değil.Bu arada kedinizi yurt dışına çıkarmakla ilgili ayrıca yazacağım çünkü prosedürü öğrenmek bile bir iki ayımı aldı,kimse doğru düzgün bilmiyor gereken işlemleri.
                        Şimdi bizdeki deli cesaretine bakın,ben de eşim de tek kelime Almanca bilmiyoruz.Evet İngilizce ile çoğu işimizi halledebiliyoruz ama sosyal hayatın içinde o ülkenin dilini konuşmak zorundasınız.Hoş çocukluğumdan beri pek severim Almanca'yı ama öğrenmek için hiç çaba sarf etmemiştim.Şimdi yeniden öğrencilik başlıyor,çocuklarımızla birlikte kursa gideceğiz,hani çocuğuyla birlikte üniversite okuyanlar oluyor ya.....Mesela burada ev bulabilmek ciddi sorun.Emlak işi internet üzerinden dönüyor.Ama tanımadığınız bir şehirde internet üzerinden ev bakmak ,Çince yazılmış bir fıkrayı okumak gibi.O yüzden çok beğendiğim bir sokaktaki insanlarla konuşabilmeliyim ki,evler hakkında fikir edinebileyim.Popülasyon oldukça yaşlı ve yaşlıların çoğu İngilizce bilmiyor.Hem zaten misafiri olduğum ülkenin dilini konuşmak benim görevim,ne dediklerini anlamayarak öyle mel mel bakmak ağırıma gidiyor.Bazen aşkım güneşimle oturup ,lan ne yaptık biz,elli yaşına geldik,gene sıfırdan başlıyoruz,diye söyleniyoruz.Ev bulamıyoruz kaaarrrdeşiiiimmm.Yok arada şöyle umutsuzluğa kapılıyor gibi oluyoruz ama biz bunu da hallederiz.Şey,biz geleli henüz üç gün falan oldu,yani daha iki gündür falan ev bakıyoruz,ay tamam,aceleciyiz diye yazdım ya zaten.
                         Hani ha bire nazar boncuğu işliyorum ama sebebi var,sonra yazacağım demiştim ya,işte bu yüzden işliyorum onları.Ev bulur bulmaz ilk iş onları asacağım.Efendim bizim bu bitmek bilmez hicretlerimizin ana nedeni çocuklarımıza daha iyi bir yaşam sağlayabilmek çabasından kaynaklanıyor.Tıpkı hepimizde olduğu gibi.İstedik ki hem dünya insanlarıyla bir arada olsunlar, hem de köklü bir üniversite eğitimi alsınlar.Baha bey bilgisayar mühendisliğini kazandı ve burada da bu dalda eğitim alacak.Almanya mühendislik eğitimi konusunda en kabul gören ülke.Beliz hanım da mütercim tercümanlığı kazandı,o da bu dalda eğitim alacak.Burada üniversitelere kayıt olabilmek için her üniversiteye tek tek başvuruda bulunuyorsunuz.Kabul edilirseniz okuyabiliyorsunuz.Türkiye'de sınav kazanmak,burada lise bitirme sınavı yerine geçiyor.Yani anlayacağınız bu konuda da ciddi risk altındayız.Ay,dua edin ne olur çocuklarımızın baş vuruları kabul edilsin.Yok anacığım,daha okullara baş vuramadık çünkü okula başvurabilmek için de belli seviyede Almanca gerekiyor.Kız,nereden tutsak elimizde kalıyor,hahahha.Allah'tan çocuklar lisede Almanca eğitimi aldılar,sadece kur yükseltecekler.Ahan da sana pozitif bir şey....
                         Gelelim bana,ben mesleği bırakalı bir yılı geçti ama meslek beni bırakmıyor tabi ki.Yolda izde sürekli bir olay yaşıyorum ve ' açılın,ben doktorum ' şeklindeki klasik repliği sıkça kullanmam gerekiyor.Öğrenciliğimden beri bu hep böyle oldu,çekiyorum anacığım belayı.Daha uçağa binmeden bir kaç gün önceden aklıma geldiydi,şimdi uçakta da bir vaka çıkar,o daracık yerde al gözüm seyreyle,yaparım bir şeyler diye.Neyse,olaysız bir şekilde uçtuk,pilot o karizmatik konuşmayı yaptı,yirmi beş dakika sonra alana inmiş olacağız dedi.Kemerler bağlandı,uçak alçalmaya başladı ki ön taraftan bir cayırtı koptu,Çığlıklar,imdatlar,yetişin ölüyorlar falan,ben fırladım yerimden.Aynen o repliği kullanarak insanları uzaklaştırdım,baktım genç bir kız nöbet geçiriyor ama bayağı ciddi.Bu arada kapalı da bir yavrucak,eşarp boğazını sıkmış iyice ,çocuk morardı,solunumu durmak üzere.Allahım o eşarp çıkmamak  üzere başa bağlanmış,ellerime battıkça yerlerini keşfettiğim iğneleri söküp attıyorum ama eşarbı sökemiyorum çocuğun boynundan ,sadece boynunu açsam yetecek oysa.Baktım olmuyor,ensesinden tutup öne doğru çektim aldım eşarbı da çocuğun hava yolu açıldı.Baş bağlayan arkadaşlarım,lütfen eşarplarınızı boynunuzun etrafına bu kadar sıkı bağlamayın.Çünkü bir şeyiniz yokken de zararlı,boynun iki yanında beyne giden iki ana damar var ve bunların üzerine baskı yapmak sağlığınız açısından riskli.Sağlık uyarımı da yaptıktan sonra konuya geri döneyim;yavrucağı uygun pozisyona soktum ama iki koltuk arasında tabutta röveşata yapıyorum ,o arada bir doktor daha varmış uçakta,ben yaşlarda Alman bir bey o da geldi,( anons falan yapmışlar,doktor varsa gelsin demişler ben onları hiç fark etmemişim ),çocuğu toparladık inişe geçtik yeniden.Ha,bu olay sırasında tekrar havalanmışız sonradan anlattı çocuklar.Ben iki koltuk arasında,yan vaziyette indim yere.Olsun yavrucak sağlıkla ambulans görevlilerine teslim edildi ya,önemli olan o.Ertesi gün belediye,sağlık sigortası falan uğraşırken doktor olduğumu öğrenen tüm çalışanlar burada mesleğimi yapmam konusunda ciddi anlamda ısrarcı oldular.Almanya'da şehir merkezleri dışında kalan yerleşim bölgelerinde doktor ihtiyacı hat safadaymış.Hadi bakalım buradan yak,ben zaten zor duruyorum hekimlik yapmadan,güya artık çalışmayacağım diye de kendime söz verdim ama ciddi de taciz görüyorum hayattan.E,yap o zaman mesleğini dediğinizi duyar gibiyim ama kazın ayağı öyle değil ne yazık ki.Diplomam geçerli değil burada.Hekimlik yapabilmem için önce C1 düzeyinde Almanca öğrenmem gerek ki ,bu en üst seviye.Sonra da iki yıl stajyer hekim olarak hastanede çalışmam lazım.Yani en az üç senemi bu işe ayırmam gerekiyor.Yani bir kez daha her şeye sıfırdan başlamam gerekiyor.Başlar mıyım,şimdi ay bilmem ki falan diyeceğim ama inanmayın,düzenimizi kurduktan sonra kesin kurtlanacağım ve bu işe el atacağım,biliyorum kendimi.
                             Evet işte benden son haberler böyle.Bir süre sadece yazı yayını yapacağım gibi görünüyor.Başımızı sokacak bir ev bulup,kedimizi ve eşyalarımızı Türkiye'den alana kadar beni idare edin.Ve lütfen bizim için dua edin de kısa sürede ev bulalım.Hepinizi vatan hasretiyle kucaklıyorum ayol,hihihihi.

21 Ağustos 2016 Pazar

HÜZNÜN RENGARENK HALİ,O BENİM İŞTE

               Bu kez minik bir kuş işledim.Yine Filiz Türkocağı'na ait bir desen.18 ct'luk keten üzerine,iki kat muline iplikle,26 numara iğne kullanarak işledim.Bence bu desenin en iyi duracağı kumaş 14 ct ancak ben elimdeki çerçeveye sığsın diye 18 ct ketene işledim.
                Bu desende konu edilen kuşun görünüşü beni çok etkiledi.Öylesine hüzünlü bakıyor ve bir o kadar da korumacı,bir o kadar masum ve bir o kadar da şakacı...Yaklaşsam pırr diye kaçacak sanki,bir yandan da beni oyuna çağırır gibi.Hem samimi,hem mesafeli.Ama en çok hüzünlü.O gözlerindeki hüznü kendi gözlerimdeki hüzünle benzeştirdim.
                 Desen,

 yine pinterestten ama bu sefer çok netti ve kolayca işledim.Normalde geniş delikli kumaşa işlendiğinde oluşan çarpı görüntüsünü çok sevmeme rağmen,küçük delikli kumaştaki yağlı boya görüntüsü de ayrı bir güzel oluyor.
                       Çerçeve yine İkea'dan.Öncelikle plastik beyaz çerçeveyi işlememe uygun hale getirdim,

 ilk hali böyleydi.Fotoda şık duruyor ama yakından bakıldığında biraz basit duruyordu.Bu çerçeveye eskitme yaparsam,desenle bütünleşir diye düşündüm.

Çerçeve zaten beyaz olduğu için boyamadan direkt çatlatma medyumunu sürdüm.O kururken de işlememe uygun renkte boya hazırladım,Haki yeşil,sarı,kırmızı ve siyahı karıştırarak istediğim tonda yeşil elde ettim.Çatlatma medyumu kuruyunca,hazırladığım boyayla çerçeveyi boyadım.Boya kuruyunca da mat vernikle cilaladım.Çatlatma medyumu kullandığımızda sentetik vernik kullanmamız gerekiyor,dip not olarak yazayım.

İşte sonuç böyle oldu





Hadi kalın sağlıcakla.